tag:blogger.com,1999:blog-122896512008-04-28T05:51:54.375-07:00Betül'ün Seyir DefteriG.Bnoreply@blogger.comBlogger50125tag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-55175145502992663962008-01-30T16:12:00.000-08:002008-01-30T16:50:36.324-08:00Breaking the WavesLars von Trier'in daha once izledigim uc filminden ikisini (Bes Engel ve Europa) begenmis, ucuncusu (Dancer in the Dark) hakkinda karar verememistim. Filmden nefret mi ettim yoksa cok mu begendim hala bilmiyorum. Belki bir kez daha izlersem bir sonuca varabilirim. Bu filmlerle bir karsilastirma yapmam gerekirse Breaking the Waves'in bende uygulandirdigi duygulari Dancer in the Dark'la karsilastirabilirim. Gerci Dancer in the Dark'in asiri melodramatik ogeleri Breaking the Waves'in anlattiklarinin yaninda cok daha tahammul edilebilir kaliyor.<br /><br />Film, 1970'lerde Iskocya'nin cok soguk bir bolgesinde geciyor. Kahramanimiz Bess, bir cocugun safligina ve -maalesef- zeka seviyesine sahip. Kuzey Denizi'nde bir petrol platformunda calisan Jan ile evlenmek istediginde, bulundugu kasabanin kilise ileri gelenleri onu 'yabancilarla' evlenme konusunda uyariyor. Bess'in bagli oldugu kilisenin uyeleri, kadinlari kilise toplantilarinda konusturmayacak, gunahkarlari gomerken 'Cehenneme gideceksin' diyecek ve kiliselerinde can bulundurmayacak kadar kati insanlar. Bess, Jan'la evlendiginde daha dugun bitmeden dugun salonunun ust katindaki bir tuvalette kocasindan kendisine sahip olmasini istiyor. Zaten filmin tuhafliklari daha burada basliyor. Bess'in evliliginde de cinsellikten baska bir seye sahit olmuyoruz. Bess, kocasi calismak icin platforma dondugunde histeri krizleri gecirecek kadar dengesiz bir kisilik. Zaten birkac sene once erkek kardesi oldugunde bir buhran yasadigini da kardesinin dul esinden ogreniyoruz. <br /><br />Bess aptal derecesinde saf (bazilari cok iyi diyebilir ama bence kadin 'bon') bir kadin. Ayrica cok da dindar. Hatta kiliseye gittiginde Tanri ile konusuyor. Cocuk sesiyle Tanri'ya sordugu sorulara sert bir sesle kendisi cevap vererek Tanri ile iletisim kuruyor. Jan'in geri gelmesi icin Tanri ile anlasma yaptiginda Jan'in belden asagisi felc olmus sekilde geri donmesi, Bess'in kendisini suclamasini kacinilmaz kiliyor.<br /><br />Bu ana kadar iyi kotu idare eden film, Jan'in yataga mahkum kalmasindan sonra tuhaf bir hal aliyor. Jan, Bess'ten baska erkeklerle birlikte olmasini ve detaylari kendisine anlatmasini istiyor. Boylece guya Bess'le kendisi birlikte olmus gibi hissedecektir. Aslinda Bess'ten bunu ilk istediginde Jan'in artik Bess'e verecek bir seyi olmadigini dusundugu icin, onun baska bir sevgili bulmasini istedigini dusunuyoruz. Ama Bess onune cikan ilk kisiyle yatmaya kalkinca anliyoruz ki ya Jan meramini anlatamadi ya da Bess anlamadi. Daha sonra Bess otobuste karsilastigi adamlari ellemeye, hatta fahise gibi giyinip barlardan adam toplamaya kadar gidiyor. Bess'in cinsel olarak kendisini bu kadar asagilamasindan Jan'in ne kazandigini anlamak zor. Bu arada Bess'in icinde bulundugu kati toplumun onu dislamasi da kacinilmaz. Butun bunlar olurken Bess'e tek destek olanlar, olen kardesinin hemsire esi ve Bess'in kendisine sevgili olarak sectigi ilk kisi olan doktor. Bu arada Bess kiliseye gidip dua etmekten vaz gecmiyor. <br /><br />Lars von Trier'in karakterlerinden boyle seyler yapmalarini niye istedigini anlamis degilim. Bess'in kocasi istedigi icin katlandigi asagilanmalarin sebebi olarak Bess'in melek kadar 'iyi' biri olmasini gostermesi hic inandirici degil. Bess o kadar aptal ki zerre kadar muhakeme kabiliyeti yok. Muhaeame kabiliyeti olmayan birinin kendisinden isteneni yapmasinin neresi takdire sayan anlamis degilim. Ayrica Jan ondan niye boyle birsey istiyor. Bess'ten kendisine bir sevgili bulmasini istemesi belki anlasilabilir ama boyle, bir fahise gibi davranmasinin ne Bess'e ne Jan'a faydasi var. Hele filmin sonunda Bess'in yaptigi fedakarligin Tanri tarafindan odullendirilmesi insani cileden cikartiyor. Hele ki Bess'in odullendirildiginin semadan gelen can sesleri ile gosterilmesi!!!!<br /><br />Filmde Hristiyanliktaki fedakarlik kavramlarina atifta bulunuldugu kacinilmaz. Bess'in fahise kiyafetiyle giderken cocuklar tarafindan taslanmasi, yasadigi toplumdan dislanmasi birer alegori. Lars von Trier bir yandan da kiliseyi elestiriyor ama bunlari anlatmak icin buldugu yol son derece carpik. Cogu elestirmenin bu filmi cok guzel bir ask ve fedakarlik hikayesi olarak algilamasini sasirtici buldum. Bana film ucuz melodramlarin sanat sinemasi versiyonu gibi geldi. Zaten sonunda Tanri'dan gelen isaret de cok ucuz bir numara. <br /><br />Filmin goruntuleri cok guzel. Adeta bir amator video gibi cekilmis. Yonetmen kasabanin kasvetli ve soguk ortamini son derece iyi hissettiriyor. Dancer in the Dark'ta Bjork'un neredeyse kor olan karakterinin metal presinde calismasini gosterdigi anlar nasil cok gerginse Jan'in platformda cekilen goruntuleri ve sonraki hastane sahneleri deson derece carpici. Bess rolundeki Emily Watson'in performansi da cok iyi. Ama karakter o kadar tahammul edilmez biri ki bu performans bile yeterli gelmiyor.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-42343704450849803392008-01-18T16:41:00.000-08:002008-01-18T17:18:20.130-08:00Marathon Man - Maraton AdamDişçi sahnesi ile meşhur "Maraton Adam" filmini şimdiye kadar TV'de izlemek nasip olmamıştı. Bir DVD sitesine üye olunca listeme bu filmi de ekledim ve sonunda izleme şansına sahip oldum. <br /><br />"Maraton Adam", Dustin Hoffman'ın oynadığı doktora öğrencisi Babe Levy'nin, abisi Doc'un kanlar içinde dairesine gelmesi ile birlikte kendisini bir gizli servis ve Nazi şebekesi hesaplaşmasının içinde bulmasını anlatıyor. Filmin son derece enteresan açılış sahnesi, New York caddelerinde arabalarıyla giden birbirleriyle inatlaşan biri Yahudi, diğeri Nazi iki ihtiyarın yol kapacağım derken bir petrol tankerine çarparak ölmesini anlatıyor. İhtiyarlardan Nazi olanı ünlü Auschwitz işkencecisi 'Beyaz Melek' Szell'in kardeşidir ve New York'ta bir bankanın kasasında bulunan elmaslara ulaşmak için gerekli anahtarlar bu iki kardeşin elindedir. Bir yandan doktorasını yaparken bir yandan maratona hazırlanan Babe, birdenbire kendisini bir entrikanın içinde bulur. İşin kötüsü Szell'in neyin peşinde olduğunu bilmemektedir. Bu yüzden eskiden dişçi olan Szell, kendisini koltuğa oturtup elinde kerpetenle 'Is it Safe?' diye sorduğunda zavallı akademisyen neyin güvenli olup olmadığının sorulduğunu bile anlayamayacaktır.<br /><br />Açıkçası filmin başlangıcı sonradan gördüğümüz hikayeden çok daha fazlasını vadediyordu. Açılış sahnesi, Babe'in kütüphanede Elsa adında İsviçreli bir kızla tanışması, bütün bunlar olurken Doc'un Avrupa'da yaşadığı gizemli maceraların oluşturduğu heyecanlı zeminin üzerine çok fazla bir hikaye inşa edilemiyor. Bir kere Elsa'nın neden hikayeye dahil olduğu belli olmuyor. Sonra Szell'in, elinde kasanın anahtarı varken hiçbir şeyden haberi olmadığı belli olan Babe'e sırf kasadan elmasları almanın güvenli olup olmadığını sormak için işkence etmesi ve peşine adam takması pek mantıklı gelmiyor. Filmin başlarından sonraki en ilginç sahnesi Szell elmas fiyatlarını öğrenmek için dolaşırken kendisini tanıyan bir Yahudi kadının 'Beyaz Melek!!! Durdurun!!!' diye bağırması.<br /><br />Film bence en çok atmosfer açısından başarılı. Baştaki gizemi daha iyi bir hikaye ile açıklasa idi çok iyi bir film olabilirdi.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-58145074692493709332008-01-13T18:00:00.000-08:002008-01-14T13:57:55.427-08:00No Country For Old MenJoel ve Ethan Coen kardeslerin sinemada izledigim tek filmi Billie Bob Thornton ve Scarlett Johansson'lu 'The Man Who Wasn't There - Orada Olmayan Adam' idi. Ikilinin son filmi 'No Country For Old Men' Dublin sinemalarinda gosterime girince hemen izledim.<br /><br />Texas'in vahsi dogasinda avlanan Llewelyn Moss, bir uyusturucu el degistirme operasyonunun ardinda biraktigi cesetlere rastliyor. Sonradan kaynakciliktan emekli bir Vietnam gazisi oldugunu ogrendigimiz Llewelyn, etrafi cesetlerle dolu kamyonetlerden birinin bagajindaki uyusturucu paketlerini gorunce, uyusturucunun parasinin da cok uzaklarda olmadigini tahmin ediyor ve parayi az ileride can cekisen bir Meksikalinin yanindaki cantada bulmasi uzun surmuyor. Genc karisi Carla Jean ile dokuntu bir karavanda yasayan Llewelyn para dolu cantayi alirken, belki de pesine dusecek adamlarin ne turden olacaklarini tahmin ediyor ama pesine takilan Anton Chigurh insanin ancak kitaplarda okuyacagi ve filmlerde izleyecegi turden bir psikopat olarak karsimiza cikiyor. Elinde -sonradan ogrendigime gore - basincli hava ile sigir oldurmeye yarayan bir aletle dolasan Anton'un bir avantaji da para dolu cantada bir izleme aletinin bulunmasi. Yine de karisini annesinin yanina gonderen Llewelyn, elinde canta ile geceyi motellerde gecirerek yavas yavas Meksika'ya kacma konusunda cok da basarisiz olmuyor. Bu arada Anton gayet sakin hareketlerle onu takip ederken, buluttan nem kaptigi icin onune geleni olduruyor ya da yazi tura atarak kurban adaylarina bir sans veriyor. Kopruden gecerken korkuluklara tunemis kuslara ates edecek kadar acimasiz bir adam olan Anton, kendisi gibi problemli tiplerden beklenebilecegi uzere son derecede titiz. Gerceklestirdigi katliamlardan sonra kanli coraplarini hemen degistiriyor.<br /><br />Bu arada Anton'un arkasinda biraktigi cesetlerden elde ettigi ipuclari ile ikilinin pesine takilan Serif Ed de Llewelyn'e Anton'dan once ulasmaya calisiyor.<br /><br />Coen'lerin filminin bastaki ucte ikilik kismi klasik bir siddet, kara mizah ve takip filmi olarak gayet tutarli. Bu ucte ikilik bolumde aslinda cok da kotu bir adam olmayan Lleweyn'in hakki olmayan ama calinmis da sayilamayacak parayi pesindekilere yakalanmadan kacirmasini istemekten kendimi alamadim. Llewelyn kacma isini de uzun sure gayet guzel beceriyor. Birilerinin parmaklari kesilmedigi ya da burun ve kulaklarindaki halkalar cekilerek cikartilmadigi surece filmlerdeki siddet beni cok etkilemedigi icin, acikcasi film bu sekilde devam edip bitseydi benim icin cok da sorun olmazdi. Ama bir noktadan sonra film, kissadan hisse iceren bir film olmaya calisiyor ve genelde Llewelyn'n bakis acisinda izledigimiz hikaye birden bire Serif Ed'in ahlaki bakisini gosteren bir oykuye donusuyor. Filmin iki bolumu maalesef guzel bir sekilde birbirine baglanamamis. Ayrica o kadar siddet sahnesini insanlara mizahi bir sekilde aktardiktan sonra siddet konusunda dersler vermeye calismak bana cok dogru gelmedi. Sonradan ogrendigime gore filmin konusu Cormac MacCarhty'nin ayni adli romanindan alinmis ve film kitaba olaylarin sirasina varana kadar sadik kalinarak cekilmis. Belki de romanda okunurken gayet iyi anlasilan bazi noktalari filmde anlatmak zor oldugundan olsa gerek, filmin sonu bende baslangici ile uyumsuzmus izlenimi yaratti. Film ne Kill Bill gibi siddeti kara mizahla birlestiriyor ne de toplumsal elestiriyi iyi bir sekilde aktarabiliyor. Konusu cok benzemese de anlattigi cografya ve yol hikayesi olmasi acisindan bana bu filmle karsilastirilabilir gelen 'The Three Burials of Melquiades Estrada', sInIr bolgelerinde yasayan insanlarin hayatlarinin tekduzeliginden nasil biktiklarini, gocmenlerin yasadiklarini gayet guzel anlatiyor ve olaylari bir arkadaslik ve kadirsinaslik hikayesi omurgasi etrafinda anlatiyordu. Bu filmde, kirik dokuk karavanlarda yasayan 'loser'lar ile temiz ve tertipli evlerinde durust hayatlar suren insanlarin yasamlari gorsel olarak gayet iyi yansitilmis ama son kismi maalesef yama gibi durmus.<br /><br />Filmde oyunculuklar acisinsan en cok Llewelyn'i oynayan Josh Brolin ve Serif'i canlandiran Tommy Lee Jones'u begendim. Javier Bardem psikopat Anton'u gayet iyi oynuyor ama oylesine karikaturize bir karakteri oynamak cok da zor olmasa gerek. Brolin kusurlarina ragmen Llewelyn'i sevdiriyor ve insana baska bir ortamda bu adamin aslinda su an oldugu duruma dusmeyecek kadar onurlu ve insani yonu kuvvetli biri oldugunu hissettiriyor. Bu arada filmde kisa bir rolu olan Woody Harrelson'i da ihmal etmeyeyim. Her ne kadar rolu bir 'cameo' gorunusunde olsa da ilginc oldugunu itiraf etmeliyim ama hikayeye ne gibi bir etkisi oldugunu anlamak acikcasi zor.<br /><br />Filmin goruntuleri de o kadar guzel ki insanin Texas'a gidip o vahsi dogayi goresi, o ucuz motellerde kalasi geliyor.<br /><br />Dikkat etmeden gecemedigim baska bir nokta ise Dublin'de filmi izledigim sinemanin neredeyse tiklim tiklim dolu olmasi idi. Turkiye'de bu tur filmler genelde kucuk salonlarda oynar. Burada salon buyuk olmasina ragmen doluydu ve sadece 1-2 kisi film bitmeden cikti. O da tahminimce siddet ve kan sahnelerinin coklugundan olmustur.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-14643763874988011722008-01-04T05:16:00.000-08:002008-01-04T06:29:38.123-08:00Midnight Express - Geceyarisi EkspresiYillar boyunca tum dunyada Turkiye deyince insanlarin kaninin donmasina yol acan filmi dun gece nihayet TV'de izledim. Oliver Stone'un Billie Hayes'in ayni adli kitabindan uyarladigi filmi, Alan Parker yonetmis. Herhalde konusunu bilmeyen yoktur ama ben yine de hatirlatayim. Amerikali genc Billie Hayes, kiz arkadasi ile geldigi Turkiye'den ulkesine donerken 2 kilo esrari beline baglar. Ucaga girerken yapilan aramada, aslinda bomba taramasi yapan Turk polisleri tesadufen Hayes'in beline sarili esrarlari bulunca kahramanimizin cilesi baslamis olur. Bulundurma sucundan 4 yil 2 ay ceza yiyen Hayes'in cezasinin bitimine 53 gun kala, cezanin bulundurmadan kacakcilik sucuna cevrildigi ve hapis suresinin omur boyu hapse uzatildigi ogrenilir. Bu zamana kadar iyi kotu idare eden Hayes bundan sonra kacma planlari yapmaya baslayacaktir.<br /><br />Yukarida anlatilan hikaye klasik bir "yurtdisinda yakalanan zavalli bohem Amerikali gencin cileleri" hikayesi. Zaten sonradan buna benzer cesitli filmler yapildi. Tayland'da gecen daha yeni bir filmde Claire Danes oymamisti mesela. 1970'lerin basinda Turkiye'deki cezaevi kosullarinin pek de iyi olmadigi da tahmin edebilecegimiz bir gercek. Yalniz bu film adeta Turk milletini canavarlar gibi gostermek uzere yapilmis. Zaten Hayes daha sonraki roportajlarinda bunu dile getirmis. Oliver Stone'un yazdigi senaryo Hayes'in hikayesini asiri derecede abartarak anlatmis. Dusunun; hapishanedeki tum gardiyanlar sadist ve bazilari tecavuzcu. Hatta hapisteki Turk mahkumlar bile gammazci ve sadist. Para karsiligi Hayes ve arkadaslarina esrar saglayan Rifki, guzelim bir kediyi sadece Hayes'in arkadaslari cok seviyor diye oldurup ipe asiyor. Benim bildigim bir Turk kediyi oldurecekse oldurur ve kenara atar. Oyle ipe asma falan psikopat Amerikalilarin yapacagi birsey. Hatta bana "Olduren Cazibe"'deki tavsan yahnisi sahnesini hatirlatti. Gardiyanlar da onlerine geleni falakaya yatirip eziyet ediyorlar.<br /><br />Filmin ilk bolumu Turkiye ile ilgili savunma hislerimiz bir yana gayet guzel. Hayes'in yakalanisi, hapishane atmosferi gayet guzel resmedilmis. Ama ozellikle cezasinin uzatilmasindan sonraki kisimlar giderek gulunc ve cekilmez bir hal aliyor. Zavalli Rifki kazdiklari tuneli gammazladi diye adama iyice dis biliyorlar ve sonunda Billie Rifki'nin dilini isirip kopariyor(iyyyyy!). Film boyunca Rifki'nin sucu da adamlari kaziklamak ve gammazlamak. Rifki'nin cok sevdigi paralarini caldiklarinda tum gardiyanlarin heryeri didik didik arama sahnesi cok komik. Kim bu Rifki? Baba mi ki herkes emrine amade olsun. Hele bu olaydan sonra Hayes'in gonderildigi akli dengesi bozuklar kogusu alem. Millet zombi gibi dolasiyor. Herhalde plastik posetten sirayla dagitilan yesil ve kirmizi haplardan olsa gerek. Bir de herkes saga dogru zombi gibi donerken Hayes ters yonde donunce, hastalardan birinin "Aman burada hersey sagdan yapilir, sana kizarlar" demesi var ki!!! Oliver Stone fantazi yapmis. Stone'un fantazileri bununla da kalmiyor. Hapishane zaten bir alem. Avluda gures yapan tipler var. Daha da tuhafi avluda tavuskuslari var. Eskiden saraylarda hirsiza karsi kullanilan bu kuslar simdi de Turk hapishanelerinde kullaniliyormus(!). Hayes'in hapiste karsilastigi yegane iyi insanlar olan sevgili Batili arkadaslarindan biri de orada niye yatiyormus? Camiden samdan calmis. Yok artik! Camide samdan ne arar ya? Kilise mi burasi. Ayrica samdan calan adami hele ki gavursa saliverirler gider.<br /><br />Filmin bahsedilmeden gecilemeyecek bir baska ozelligi de Turkleri oynayan Ermeni, Maltali ve benzeri 70 milletten oyuncunun son derece kotu Turkce konusmasi. Her halinden Ermeni oldugu anlasilan savci ve Yesil adli kokusmus Turk avukat karakteri haricindekilerin konusmasini anlamak icin altyaziya ihtiyac vardi. Bu arada bu avukat ve yargiclar da filmde tasvir edilen 'Igrenc Turk' karakterinden paylarini aliyor. Mesela yargic mahkeme sirasinda gazeteci kadinin bacaklarina kacamak bakislar atiyor. Bu arada Hayes'in cezasinin omur boyu hapse cevrildigi durusmada yaptigi konusma da yenilir yutulur degil. Turk milletine 'Domuz yemiyorsunuz cunku hepiniz birer domuzsunuz' diyor. Bizim mahkeme heyeti de kuzu kuzu dinliyor. Ben yargicin yerinde olsam 'Mahkemeye hakaretten' cezasina ekleme yapardim. Bir de Hayes suc ve ceza kavramlari hakkindaki derin fikirlerinden bahsediyor. Sen milletin memleketinde suc isle ondan sonra sanki sucsuz yere hapse girmis gibi ahkam kes. Amerikalilar - malum - tabiyetlerinin kendilerini dunyanin her yerinde her turlu cezadan muaf kilacagini sanirlar.<br /><br />Hasili velkelam Turk'lere olan bakisi bir yana ben bu filmi hic begenmedim. Sonlara dogru sirf bitirmis olmak icin seyrettim acikcasi. Son derece abartili ve tek taraftan bakan bir film. Oliver Stone'un diger calismalarina bakinca aslinda buna sasmamak lazim.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-73491701959280833832007-11-19T12:53:00.000-08:002007-11-19T13:37:05.327-08:00Eastern Promises - Sark VaatleriDavid Cronenberg'in son filmi Londra'da bir berber dukkaninda aciliyor. Azim adli Turk berber, Rus musterisini tiras ederken oglu Ekrem'den yardim istiyor. Film Cronenberg filmi olunca Ekrem'in yapacagi yardimin musterinin ensesindeki killari pudrali fircayla temizlemek olmayacagini tahmin etmek zor olmuyor ama ben yine de sahnenin sonunu anlatmayayim. <br /><br />Ikinci sahnede ise sonradan 14 yasinda oldugunu ogrendigimiz hamile Rus kizi bir eczacida kanlar icinde yere yigiliyor. Kiz kaldirildigi hastanede dogum sirasinda olunce, doguma katilan ebe Anna(Naomi Watts) kizin esyalari arasinda buldugu gunlukten, dogan bebegi teslim edebilecegi akrabalarini bulmaya calisiyor. Anna'nin bebege bu kadar ilgi duymasinin ardinda kisa sure once bebegini kaybetmesi ve belki de kendisinin de Rus asilli olmasi yatiyor olabilir. Rusca yazili bu gunlugu okuyamayan Anna, dayisindan (amca mi dayi mi anlamak zor ama bana annesinin kardesi gibi geldi) yardim istiyor. Biraz catlak bir adam olan dayisi Stepan daha ilk cumleleri okuyunca Anna'ya bu gunlukten uzak durmasini soyluyor. Ama Anna isin aslini ogrenmeye kararli olunca defterin arasinda buldugu bir kartvizit kahramanimizi Londra' da bir Rus lokantasi isleten Semyon'a goturuyor. Sefkatli bir dede gorunumundeki Semyon'un ise yaramaz oglu Kirill ile soforu ve ayni zamanda kirli camasirlarinin temizleyicisi Nikolai (Viggo Mortensen) burada devreye giriyorlar.<br /><br />Semyon 14 yasindaki bir Rus kizinin gunluguyle supheli sayilabilecek kadar cok ilgileniyor. Ama Semyon(Armin Muller-Stahl)'un Rus musterilerine hazirladigi dogum gunu pastalari ve gul yapraklari ile susledigi yemeklerinin, yeralti dunyasinda dondurdugu islerin onunde bir paravan oldugunu anlamak icin Muller-Stahl'in Jessica Lange'in Nazi babasini oynadigi Muzik Kutusu'nu izlemis olmaya gerek yok. Semyon'in kirli islerini halletmekte son derece usta olmasina ragmen yine de kotu bir adama benzemeyen Nikolai Anna'yi basta tedirgin etse de sonradan guvenini kazanmaya basliyor. Bu arada berber Azim'in de Rus mafyasinin pis islerini yuruttugunu ogreniyoruz. Semyon ve Kirill klasik bir mafya babasi-oglu portresi ciziyorlar. Baba ne kadar guclu ise oglu o kadar sumsuk ve ise yaramazdir. Sibirya'da hapis yatmis ve Rus sinif sisteminin en alt sirasinda yer alan Nikolai, 'soylu' Kirill'den daha mert, cesur ve tabii daha yakisiklidir.<br /><br />Henuz Turkiye'de genis kapsamli gosterime girmeyen bu filmle ilgili cok fazla ipucu vermek istemiyorum. O yuzden konuyla ilgili daha fazla detaya girmeyecegim. Yalniz filmde bir Turk hamami sahnesi var ki hem soke edici hem de -Cronenberg bilerek mi yapmis bilmiyorum- tuhaf bir sekilde komik. Cunku bu sahnede Viggo Mortensen tamamen ciplak. Cirilciplak bir adamin iki tane mafya usagiyla hamamda dovusmesi gercekten cok ilginc. Cronenberg tabii filme degisik yerlerde imzasini atmayi unutmamis. O yuzden birkac tane asiri siddet sahnesi var. <br /><br />Filmin goruntulerini cok begendim. Anna'nin annesi ile yasadigi ev, Semyon'un lokantasi gercekten cok guzel goruntulenmis. Viggo Mortensen'in performansi da gercekten cok iyi. Ama acikcasi bu hikayede orijinal olan fazla birsey bulamadim. Film izledigimiz sure icerisinde insani sariyor ama sonrasinda uzerinde dusunulecek birsey birakmiyor. Bildigimiz hikayenin yeniden anlatimi gibi. Sonradan ogrendigime gore Sark Vaatleri'nin senaryo yazari Dirty Pretty Things'in de senaryo yazari olan Steven Knight imis. Bu adamin Turklerle bir ilgisi oldugu kesin. Cunku her iki filmde de Turk karakterler var. <br /><br />Genel olarak iyi bir film Sark Vaatleri. Birkac gun once DVD'den izledigim Crash ile karsilastirildiginda, icerdigi siddet ve ciplakliga ragmen cok daha 'mainstream' kaciyor.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-17894026752119544812007-04-30T11:07:00.000-07:002007-04-30T11:50:24.955-07:00Pan's Labyrinth - Pan'ın LabirentiBu yıl İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Pan'ın Labirenti'ni birkaç hafta önce izledim. Anladığım kadarıyla filmin yönetmeni Guillermo del Toro İkinci Dünya Savaşı'na atıfta bulunan filmler çekmeyi seviyor. Yönetmenin yakınlarda izlediğim diğer filmi Hellboy da Nazilerle ilgili göndermelerle doluydu.<br /><br />Pan'ın Labirenti, iki hikayeyi bir arada anlatıyor. Ya da belki hikayelerden biri diğerinin bir çocuğun düş dünyasındaki yansıması olarak düşünülebilir. Hikayelerden birincisi Franco'nun faşist baskısı altında yaşayan insanların dramı. İkincisi ise terzi olan babasının ölümünden sonra annesiyle birlikte, annesinin yeni kocası yüzbaşı Vidal ile yaşamak üzere taşraya gelen Ofelia'nın kafasının içerisinde fantaziler. Hamileliğinin son aylarında olan annesiyle köye ayak bastıkları andan itibaren Vidal'in ne karısını ne de üvey kızını umursadığını, tek düşüncesinin erkek olacağından emin olduğu doğacak çocuğu olduğunu anlamak zor değil. Vidal gerillalarla mücadele etmekte, bu arada emrindeki hizmetkarlar ve özellikle kahyası Mercedes'in sayesinde son derece konforlu bir hayat yaşamaktadır. O derece merhametten yoksundur ki, askerlerin ormanda yakalayıp yaka paça getirdiği baba oğulu gözünü kırpmadan öldürmekte tereddüt etmediği gibi, çantalarından gerçekten de iddia ettikleri gibi avladıkları tavşan çıktığında zerre pişmanlık duymamaktadır.<br /><br />Etrafında bunlar olup biterken Ofelia, yakındaki bir labirentte Pan ile karşılaşır ve Pan'dan yıllar önce kaybolan bir prenses olduğunu öğrenir. Ancak bunu ispatlaması ve ölümsüzlüğe erişmesi için üç görevi yerine getirmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi ormanda bir ağacın içinde yaşayan ve ağacı çürütmeye çalışan dev kurbağayı öldürerek midesinden bir anahtar almak, ikincisi de gözleri avuç içlerinde olan ve çocukları yiyen insan benzeri yaratığı uyandırmadan, anahtarla açacağı sandıktan bir hançeri almaktır. Eğer bunları yaparsa sıra son göreve gelecektir.<br /><br />Bu arada gerillalarla olan mücadele kızışmakta, erkek kardeşi gerillalar arasında olan Mercedes onlara yardım etmek için kendi canını tehlikeye atarken, Ofelia'nın annesi de ölüm riski altında çocuğunu dünyaya getirmeye çalışmaktadır.<br /><br />Ofelia'nın Alice Harikalar Ülkesinde'yi hatırlatan maceraları değil 12 yaşında bir kız çocuğunu, yetişkin insanları bile korkudan dehşete düşürecek nitelikte maceralar. Bunları herhalde etrafındaki şiddetten etkilenen bir çocuğun hayal gücünün mahsülleri olarak algılamak lazım. Ama işin açıkçası film hakkında neler hissettiğimi kendim de pek anlayamadım. Filmi başyapıt olarak nitelendirmem mümkün değil. Çünkü iki hikayede de problemler var. Bir çocuğun fantazileri doğrusu bir yetişkin için çok da ilgi çekici değil. Gerçek hayatta geçen hikaye ise çok fazla tek boyutlu: Vidal tüm kötülüklerin timsali gibi. Bana Dickens'ın Antikacı Dükkanı romanındaki Quilp'i hatırlattı. Babasının ölümü ve kendisine bıraktığı miras ile ilgili duyguları onu biraz insan yapıyor ama onun gibi bir karakteri işleyebilmek için Charles Dickens gibi bir usta olmak lazım.<br /><br />Film görsel açıdan son derece başarılı. Benim çok sevdiğim yemek hazırlama sahnelerinden bol bol var. Oyunculardan özellikle Mercedes'i oynayan aktristi (Maribel Verdu) beğendim. Filmin dili İspanyolca olduğu için altyazıları takip etmek zorunda kaldım. Belki orijinalinden izlesem daha çok beğenirdim.<br /><br />Yine de haksızlık etmemem lazım. Pan'ın Labirenti'ni erişmeye çalıştığı başyapıtlarla karşılaştırmak yerine harcıalem filmlerle karşılatırsaydım sonuç daha farklı olurdu.<br /><a href="http://www.imdb.com/name/nm0893941/"><br /></a>G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-87629552613277363012007-04-24T13:39:00.000-07:002007-04-24T14:15:16.647-07:00El Camino de los ingleses - Yaz YağmuruHakkında fikir sahibi olmadan gittiğim Yaz Yağmuru, bir daha etraflıca araştırmadan film izlememek konusundaki kararımı iyice pekiştirdi. Başka bir filme gitmişken Mehmet'in merakı sonucu gittiğimiz bu film, anladığım kadarıyla İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş. Bu saçmalıkları kim seçip de festival programına koyuyor anlamadım.<br /><br />Film, 1970'lerde, İspanya'nın ahlakı en düşük insanları arasında yer aldıklarını düşündüğüm beş gencin hayatından bir kesit anlatıyor. Bir böbreği ameliyatla alınmış olan Miguel, bir nalbur dükkanında çalışıyor. Ameliyat için hastanede yatarken yan yatakta yatan ve sonradan ölen yaşlı adamın verdiği İlahi Komedya sayesinde şairliğe özeniyor. Bu arada bir havuz başında eğlenirken, dans okuluna gitmek isteyen ama maddi durumu buna elvermeyen Luli ile tanışıyor. Diğer üç gençten ikisi olan "Bayan Vücut" lakaplı kızla erkek arkadaşı, ortalık yerde sevişip duruyor. Beşinci genç ise mahallenin yosması olduğunu düşündüğüm şişman kızla yine başkalarının şahitliği altında birlikte oluyor. Bu beşinci çocuk bu kızı seviyor mu pek anlamadım, çünkü kızı başkası ile yakalayınca kızıyor. Ama oğlum yani kız seninle bu işi bu kadar aleni yaparsa herkesle yapar tabii.<br /><br />Neyse...Hikayede kim olduklarını ve ne işe yaradıklarını anlamadığım birkaç kişi daha var. Bunlardan biri olan kadın bir ara intihara teşebbüs ediyor ama ölmüyor. Bu arada Luli kadın iç çamaşırı satan bir adamla tanışıyor ve dans okulunun ücretini ödemesi karşılığında adamla birlikte oluyor. Bunu fark eden Miguel de daktilo öğretmeni olan orta yaşlı bir kadınla ilişkiye giriyor. Film böyle kimin eli kimin cebinde belli olmaz şekilde ilerlerken şairane laflar eden bir ses bize yol gösteriyor. Bu şiirselliği de pek anlayamadım ama hakkını yemeyeyim belki çeviri sırasında anlam kaybı oluyordur. Dil İspanyolca olduğu için orijinalini takip etme şansım olmadı.<br /><br />Yönetmen Antonio Banderas'ın amacı sanırım gençlik sancılarını şiirsel bir dille anlatmak ama açıkçası ben ortada anlatmaya değer birşey bulamadım. Aslında filmin başında Miguel'in ameliyatına ait görüntüleri kırmızı tütü giymiş bir balerinin ameliyathanede dansı ile birleştirmesinden bizi neyin beklediğini biraz tahmin etmiştim. Zaten film ilk yarının sonlarına kadar değişik çiftleşme kombinasyonları şeklinde devam ediyor. İkinci yarıda biraz birşeyler oluyor ama ne oluyor, niye oluyor pek anlaşılmıyor. Görüntüler, renkler fena değil ama böyle çorba şeklinde bir hikayeyi (ya da hikayenin olmaması diyelim) görüntüler de kurtaramıyor.<br /><br />İşin acı tarafı aktörlerden bazıları gayet iyi performans gösteriyor. Daktilo hocası ve şişman kızla birlikte olan çocuk gayet iyiydi. Acıdım doğrusu oyunculara.<br /><br />12.5 milyonu ve bir buçuk saat zamanı çöpe atmak istemiyorsanız uzak durun derim.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-24017452640617320662007-04-24T13:11:00.000-07:002007-04-24T14:07:55.689-07:00Loves me...Loves me not - Seviyor SevmiyorGeçenlerde televizyonda izlediğim bu film Audrey Tautou'nun filmleri arasında en çok beğendiklerimden biri oldu. Başlarda filmin karışık ve bölük pörçük olduğunu düşünmüştüm ama filmin ikinci yarısını izleyince taşlar birer birer yerine oturdu.<br /><br />Kahramanımız Angelique, evli bir doktor olan Loic'e aşıktır. Kendisinden hoşlanan David'e ve ev arkadaşına sürekli Loic'in eşinden ayrılacağını, doğum gününde bululaşacaklarını ya da beraber tatile gideceklerini söylemekte ama bir türlü doktorla birarada görünmemektedir. Bu arada Loic hamile olan eşiyle hakikaten tartışır, eşi motosiklet kazası sonucu bebeğini kaybeder, tesadüf eseri Angelique aynı gün mopedi ile kaza yapar, Loic hastalarından birine muayenehanesinde saldırır, kendisine dava açılınca hastası evinde bir kavga sonucu kalpten ölmüş olarak bulunur. Tabii bu ilginç gelişmeler Angelique'in olaylardaki rolü konusunda aklımızda şüpheler uyandırır.<br /><br />Filmin ikinci yarısını izlediğimizde olayları Loic'in gözünden görürüz. Loic'in karısını ne kadar çok sevdiğini, bebekleri olacağını öğrenince ne kadar sevindiğini, isimsiz bir hayranından aşk mesajları almasının karısıyla arasını nasıl açtığını, sürekli muayeneye gelen hastalık hastası orta yaşlı kadından hatta erkek masöründen nasıl da şüphelendiğini görürüz.<br /><br />Filmin ikinci yarısı birinci yarıda Angelique'in açısından gördüğümüz olayların gerçekte nasıl cereyan ettiğini gayet güzel anlatıyor. Angelique'in saplantısının tıptaki adı "Erotomania" imiş. Yani birinin kendisine aşık olduğunu zannetme hastalığı. Hatta "Taksi Şoförü"nü izledikten sonra Jodie Foster'a alık olup Ronald Reagan'a suikast teşebbüsünden bulunan manyak da bu hastalıktan muzdaripmiş. Filmin ilginç olan tarafı, Angelique'in saplantısı nedeniyle yaptığı şeyleri gayet neşeli bir şekilde anlatması. Film hiçbir zaman "Öldüren Cazibe"ye dönüşmüyor. Renkler gayet canlı ve sıcak. Ortalık ışıl ışıl. Angelique de giriştiği kıyımı gayet güleryüzlü ve kaygısız bir şekilde sürdürüyor.<br /><br />Film kara mizah türünün iyi örneklerinden. Audrey Tautou da Angelique'i ayet güzel oynamış. Ağzının o çocuksu çarpıklığı role çok yakışmış.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-30041675779308135582007-02-20T10:54:00.000-08:002007-02-20T11:03:43.559-08:00Yaji ve Kita: Geceyarısı Hacılarıİf! İstanbul Bağımsız Film Festivali'nde gittiğimiz ikinci film Yaji ve ve Kita: Geceyarısı Hacıları idi. Filmi Japon filmi olduğu için seçmiştim ve sürpriz olması için maalesef konusunu okumamıştım. Bir daha böyle birşey yapmayacağım. Filmin başında Yaji ve Kita birbirlerini sevdiklerini söyleyip öpüşünce bir "gay" filmine gittiğimizi anladık. İzlediğimiz 20 dakika içerisinde her an münasebetsiz bir sahne çıkacak diye diken üstünde oturdum. Absürd komedi tarzındaki filmde komik sahneler vardı ama yıkanma sahnesinden sonra daha fazla durmak istemedim ve hayatımda ilk kez bir filmi terk ettim. Zaten "Fear and Loathing in Las Vegas" ı da TV'de yayınlandığında izleyememiştim. Yol filmlerini severim ama uyuşturucu kazanına düşmüş "junkie"lerin yolculuklarını anlatan kafası bulanık filmler hiç hoşuma gitmez.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-78360275283674677692007-02-20T10:35:00.000-08:002007-02-20T10:53:59.705-08:00AvidaFilm festivallerini mümkün olduğunca kaçırmamaya çalışıyorum. Merak ettiğim bazı filmleri yalnızca festivaller sayesinde izleme şansı oluyor. İf! İstanbul Bağımsız Film Festivali'ni duyunca hemen film listesine baktım. Tanıdığım bildiğim filmlere rastlayamadım ama yine de izlemek üzere iki film seçtim. Bunlardan biri Avida idi.<br /><br />Avida'yı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Komedi unsurları ve toplumsal eleştiri öğeleri içeren sürreal bir film Avida. Yarım akıllı bir köpek bakıcısının, patronu yüksek teknoloji ürünü evinin kurbanı olunca evden çıkıp bir hayvanat bahçesinde iş bulması ile başlıyor. Burada zenginlerin köpeklerini kaçırıp fidye isteyen iki "junkie" ile karşılaşan adamımız (ismini bilmiyorum çünkü ismi yok), köpecik aslan kafesine düşünce, zengin sahibesi Avida'nın son isteğini yerine getirmek üzere yola çıkıyor. Aslında bu kısa birkaç cümlede anlattığım şeyler olurken absürd ve komik bir sürü olay ve konuşma izliyoruz. Çok da güzel görüntüler var. Aşırı derecede şişman Avida'yı oynayan aktris çok başarılı. Filmin bazı yerlerinde hicvin dozu kaçmıyor değil: Avida'nın yere düşen cipsini alıp geri veren zayıf ve güzel Afrikalı kadının görünmesi gibi. Ama bunlar çok rahatsız etmiyor. Film çok fazla gönderme yapıyor. Tamamını anlamak için birkaç kez izlemek gerekebilir.<br /><br />Filmde değişik diller konuşuluyor. İspanyolca, Fransızca ve İngilizce benim ayırdedebildiklerim. Zaten fazla da konuşma yok. Bazı mide bulandırıcı görüntüler de var: Köpek doldurma sahnesi gibi. Herkese göre bir film değil. Anlaması zor bir film; "Sanat filmi" kategorisine giren filmlerden. Hatta filmi izleyen bazı kişilerin salonu terk ettiklerini duydum. Biz Mehmet'le bazı noktaları anlamasak da beğenerek izledik ama zor bir film olduğunu bilerek gitmek lazım.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-50113354014572958582007-02-20T10:04:00.000-08:002007-02-20T10:34:25.022-08:00Blood Diamond - Kanlı Elmas1990'ların sonunda Sierra Leone'de geçen Kanlı Elmas, elmas tüccarlarının iç savaşlarla çalkalanan Afrika ülkelerinden kanun dışı yollarla nasıl elmas temin ettiğini anlatıyor. (Bu ifade de çok kitabi oldu). Film, balıkçılık yapan Solomon Vandy'nin oğluyla evine giderken köyünün isyancılar tarafından basılması, karısı ile çocuklarının kaçırılması ve kendisinin de elmas tarlalarında çalıştırılmak üzere esir alınmasıyla başlıyor. Solomon, işçilerin ufak elmas parçalarını gizlice kendilerine ayırdıklarında oracıkta öldürüldüğü bu çalışma kampında yaklaşık 100 kıratlık pembe bir elmas buluyor ve tam elması gömerken isyancılardan biri tarafından yakalanıyor. Bereket ki tam da o sırada hükümet askerleri kampı basıyor da Solomon öldürülmekten kurtuluyor. Ama elması gören isyancı daha sonra götürüldüğü hapishanede Solomon'dan elması almaya ant içiyor.<br /><br />Bu arada National Geographic muhabiri kılığında elmas kaçakçılığı yapan Danny Archer(Leonardo di Caprio) da Solomon'un dev elmasından haberdar oluyor ve oun hapisten çıkmasına yardımcı oluyor. Çıkışta Solomon'a işbirliği teklif eden Danny başta reddediliyor ama ailesini ve özellikle oğlu Dia'yı bulmaya çalışan Solomon'un başka çaresi olmadığı için sonunda beraber yola koyuluyorlar. Bu arada "savaş elmasları" konusunda araştırma yapan Amerikalı güzel gazeteci Maddy Bowen(Jennifer Connelly) da Danny ile tanışıyor.<br /><br />Leonardo di Caprio'yu Zimbabwe doğumlu, beyaz Afrikalı, eski paralı asker Danny Archer rolünde başarılı buldum. Afrika aksanlarını bilmesem de aksanlı İngilizcesi de hoşuma gitti. Hele ki elmas satmaya gittiği kamptaki Afrikalı'yla konuşması çok hoştu. Ayrıca bebek yüzlü aktörün izlediğim her filmi, her karakterin üstesinden gelebileceğini düşündürtüyor bana.<br /><br />Djimon Hounsou da Afrikalı saf Solomon olarak inandırıcıydı ama Jennifer Connelly'nin karakteri zayıf kalmış. Güzel ve idealist gazeteci rolü fazla kısır.<br /><br />Film her ne kadar elmas ticareti konusunda gözümüzü açmayı başarıyorsa da sonuçta bir macera filmi. Filmin dramatik yanı çok güçlü değil. Danny'nin ailesinin başına gelenlerin anlatıldığı sahneler ve Solomon'un ailesiyle bir araya geldiği anlar bile beni çok etkilemedi. Gerçi belki de bunu bir kusur olarak söylememek lazım: İnsanları salya sümük ağlatmaya çalışmamaları yine de iyi olmuş. Filmin iİkinci yarısında Danny ile Solomon'un elması bulmak için yola çıktıkları bölümler de biraz kısaltılabilirmiş. Bu bölümler filmin temposunu biraz düşürüyor.<br /><br />Filmi izlediktan sonra zaten değerli taşlara karşı çok az olan merakımın daha da azaldığını söylemem lazım. Uğruna bu kadar kan dökülen birşeyi gönül rahatılığı ile satın almak mümkün değil (Gerçi Mehmet Türkiye'ye gelen elmasların çoğunun Rusya'dan geldiğini söyledi).Tüm bunlara rağmen Kanlı Elmas daha önce de belirttiğim gibi öncelikle bir macera filmi. Heyecanla izleniyor.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1164363204382171792006-11-24T01:36:00.000-08:002006-11-24T02:13:26.603-08:00Melinda and MelindaBirkaç sene öncesine kadar Woody Allen'ın filmlerini hiç izlemez, Allen'ı göklere çıkaranların da ne oldum delisi olduklarını düşünürdüm. Ama TV'de izlediğim bazı eski filmleri ve özellikle geçen yıl sinemada gördüğüm Maç Sayısı (Match Point) filmi fikrimi değiştirmeye yetti.<br /><br />Anladığım kadarıyla Allen'ın son yıllardaki filmleri pek beğenilmiyor; eski filmlerini mumla arattıkları düşünülüyor. Ama ben belki de daha iyilerini görmediğim için eleştirilen bu filmleri bile beğeniyorum. Örneğin "Hollywoodvari Bir Son - Hollywood Ending filmini bütün absürdlüğüne rağmen eğlenerek izlemiştim.<br /><br />Melinda ve Melinda, Allen'ın hemen hemen tüm filmleri gibi New York'ta geçiyor(Maç Sayısı Londra'da geçiyordu). Bir bistroda sinemada hikaye anlatmak üzerine konuşan iki yönetmen olaylara iki farklı yönden bakılabileceğini konuşuyorlar. Aynı noktadan başlayan hikaye trajik ya da komik olarak anlatılabilir diyorlar. Bunun için de New York'ta evli bir çiftin evine habersiz çıka gelen Melinda adlı bir kadının hikayesini kendi bakış açılarından anlatıyorlar.<br /><br />Birinci hikayede sosyete kızı Laurel (Chloë Sevigny) ve son zamanlarda iş bulmakta zorlanan aktör kocası Lee (Johnny Lee Miller)'nin akşam yemeği davetine, birkaç ay önce onları ziyarete geleceğini söyleyen ama gelmeyen Melinda aniden çıkageliyor. Berbat görünen Melinda, sonradan anlattıklarına göre doktor olan eşini, bir fotoğrafçı ile aldatmış ve bu yüzden kocasından ayrılıp iki çocuğunun velayetini de kaybetmiştir. Genç çift, kendileriyle kalmaya başlayan Melinda'nnı toparlanmasına yardımcı olmak için onu uygun erkeklerle tanıştırmaya çalışır. Ortak arkadaşları Cassie'nin verdiği davette müzisyen Ellis'le (Chiwetel Ejiofor) tanışan Melinda ondan çok hoşlanır. Ama son derece güzel piyano çalan Laurel da Ellis'in dikkatini çekecektir.<br /><br />İkinci hikayede bağımsız film yönetmeni Susan (Amanda Peet) ve yine başarısız aktör kocası Hobie (Will Ferrel)nin yemek davetine gelen Melinda alt kat komşularıdır. O da kocasından ayrılmıştır ama o ilk Melinda gibi psikolojik problemleri olan biri değil, neşeli bir kadındır. Çekmek istediği filme finansman bulmaya çalışan Susan da Melinda'yı birileriyle tanıştırmak ister ama Will kendini Melinda'ya aşık olmaktan<br />alamaz.<br /><br />Melinda ve Melinda'da açıkçası çok birşey olmuyor. Zaten bence Woody Allen filmlerinde çok birşey olmuyor. Allen'ın filmlerinde çok da sıradan insanlar olmayan (genelde büyük evlerde yaşayan ve güzel kıyafetler giyen) karakterler, çok inişli çıkışlı olmayan hayatlar yaşıyorlar. Birisi ölse ya da cinayet işlese bile bunlar çok dramatik bir şekilde olmuyor, sakin sakin oluyor. Komik sahneler insanı gülmekten katılacak hale getirmiyor. <br /><br />Filmin içindeki iki hikaye birbirinden çok farklı değil. Mekanlar bile birbirine benziyor. Hatta bu filmde trajik olarak anlatılan hikaye çok trajik değil, komik olan da o kadar komik değil. Her iki hikayede karşımıza çıkan bazı imgeler var: Alaattin'in sihirli lambasına benzeyen kandiller, camdan atlamaya çalışan problemli kadınlar, piyano çalan kadınlar, eşlerini aldatan insanlar gibi. Ama bir şekilde film ilginç olmayı başarıyor. Melinda'yı oynayan Radha Mitchell'ı çok beğendim. Her iki filmin tek ortak karakteri olan Melinda'yı o kadar farklı oynuyor ki, itiraf etmeliyim ben ikisinin farklı kadın olduğunu zannettim. Ellis'i oynayan Chiwetel Ejiofor (Kirli Güzel Şeyler - Dirty Pretty Things) filmin en aklı başında ve karizmatik karakteri. Kadın karakter olarak da Cassie çok etkileyici. Filmde Woody Allen oynamıyor. Diğer filmlerinde oynadığı problemli tipi, burada Hobie rolündeki Will Ferrel oynuyor.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1164358461170421022006-11-23T23:24:00.000-08:002006-11-24T00:54:22.353-08:00James Bond - Casino RoyaleYeni James Bond filminde mavi gözlü, sarışın aktör Daniel Craig'in oynayacağını duyunca ben de birçokları gibi "Sarışın James Bond mu olur?" demiştim. Ama yanılmışım. Mesele James Bond'un saç rengi değilmiş.<br /><br />Son James Bond filmi, "Batman Begins" te Batman'in neden Batman olduğunun anlatılmasına paralel şekilde, James Bond'un nasıl duygusal olarak bağlanmaktan kaçan, yüzeysel ilişkiler kuran, gözünü kırpmadan adam öldürebilen bir ajan olduğunu anlatıyor. <br /><br />Arka arkaya öldürdüğü iki casustan sonra 007 (license to kill - öldürme yetkisi) rütbesine yükseltilen James'in yeni macerası bir bombalı katille akıl almaz bir kovalamacaya girişmesiyle başlıyor. Bombacımız Youtube'de Mehmet'le izlediğimiz Rus gençleri gibi tırmanma ve zıplama yeteneğine sahip. Bir maymun gibi daldan dala atlıyor. Bombacıyı büyükelçiliğin bahçesinde soğukkanlılıkla öldüren James'in fotoğrafları basına çıkınca MI6 ve meşhur M bayağı mahçup oluyor.<br /><br />Hikayenin peşinden Barbados'a giden James, burada hikayeyi global teröristlerin spekülatörü olarak çalışan Le Chiffre ile ilişkilendiriyor. Son işinde parayı piyasa eğilimlerinin tam tersine değerlendirmek isteyen Chiffre, kendi yatırdığı şirketin hisselerinin yükselmesi için rakip uçak şirketinin, lansmanı yeni yapılacak uçağını bomba eylemiyle havaya uçurmaya çalışıyor ama James tekerine çomak sokunca kaybettiği 100 milyon doları Monte Negro'da özel bir poker seansında geri kazanmaya karar veriyor.<br /><br />Tabii filmin ismine uygun olarak James, bu oyunda Le Chiffre'in masasında yerini alıyor. Bu arada MI6'nın masaya oturması için sağladığı 10 milyon doları getiren olağanüstü güzel Vesper'ı (Eva Green) unutmamak lazım. <br /><br />James Bond filmleri konusunda çok fazla bilgim yok. Daha önceki 2 ya da 3 filmi izlemiştim ama bence bu diğerlerinden çok daha güzel bir Bond filmiydi. Diğerlerindeki abartılı efektler, Q'nun hazırladığı elektronik cihazlar yoktu. Daha klasik bir casus filmiydi. Hele James'in Barbados'a kiralık bir Ford ile gitmesi ve orada kumar masasında bir Aston Martin kazanması çok hoştu.<br /><br />Yalnız poker sahnelerinin çok uzun sürdüğünü söylemem lazım. Hele ki pokerden anlamayınca insan biraz sıkılıyor. Gerçi verilen aralarda aksiyon yaşanmıyor değil. Bu sahnelerden de uzun süren başka bir şey daha vardı. James ile Vesper'ın aşklarının anlatıldığı sahneler. Açıkçası bu kısımlar biraz "anti-climax" etkisi yapıyor, film gereksiz yere uzuyor. Belki biraz kısaltılsalar daha iyi olurdu.<br /><br />Casus filmlerini, güzel kadın ve erkekleri izlemeyi sevenler bu filmden memnun kalacaklar kanımca. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Eva Green kadar güzel ve yetenekli insanların olması haksızlık bence.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1162500335442460652006-11-02T12:24:00.000-08:002006-11-02T12:45:36.113-08:00Testere II - Saw IIDaha önce Testere - Saw filminin kritiğini yine bu sayfalarda yapmış, hatta filmin fanatik hayranı bazı kişilerin hışmına uğramıştım. Bir arkadaşım Testere II'nin DVD'sini ödünç almak isteyip istemediğimi sorunca filmin devamının bir eleştirisini yazma şansına hayır diyemeyeceğim için memnuniyetle kabul ettim.<br /><br />Testere II, kurbanlarını şeytani mekanizmalar içerisine hapseden ve onlara nasıl kurtulacaklarını konusunda bilgi içeren bir kaset bırakan Jigsaw'un yeni bir oyunuyla başlıyor. Tabii aynen ilk filmdeki gibi kurban kurtulmak için ya kendisini ya da yanındaki bir başka kurbanı dehşet verici bir işleme tabi tutacaktır...<br /><br />Açılıştaki olaydan sonra dedektif Eric ve bir başka polis dedektifi olan Kerry, Jigsaw'un inini kolayca buluyorlar. Ancak kanserden ölmek üzere olan Jigsaw Eric'e bir sürpriz hazırlamıştır. İnindeki monitörlere yansıyan görüntüye göre Eric'in oğlu Daniel yedi kişiyle birlikte bir eve tıkılmıştır ve evden sağ salim çıkmaları için kurallarını Jigsaw'un koyduğu oyunu oynamaları gerekmektedir. Cube - Küp filmine benzeyen bu başlangıca artık yabancı değiliz. Film bir yandan bizi hapis durumdaki sekiz kişiyle başbaşa bırakırken bir yandan da Eric ve Jigsaw'un karşılıklı akıl oyunlarına geçişler yapıyor.<br /><br />İçerdeki kişilerin bir ortak noktaları olduğunu çok geçmeden öğreniyoruz. Hepsi de uyuşturucu, fuhuş vs gibi suçlara karışmış bu kişilerin IQ'ları da çok yüksek olmadığı için çok geçmeden bir kısmı telef oluyor. Tabii Testere bizi şaşırtmıyor ve bu ölümlerin mümkün olduğunca vahşice olmasını sağlıyor. <br /><br />Açıkçası ilk filmden sonra çok bir beklentim olmadığı için Testere II'yi pek de fena bulmadım. İlk filmin gerilimi yok ama en azından prodüksiyonun eli yüzü daha düzgün. Oyuncular biraz daha tanınmış ve başarılı. Bu filmin maliyeti oldukça düşük olsa gerek ama ilk filmden sonra ne kadar olsa film şirketi biraz kesenin ağzını açmıştır. Yalnız bu filmin iki problemi var: Birincisi evin içi ile dışarıdaki polisler arasındaki geçişler heyecan ve gerilimi düşürüyor. İkincisi de içerdeki tiplerin çoğu silik, akılda kalmayan karakterler. İlk ölen adamın yüzünü bile hazırlamıyorum. İçerdeki üç kadından ikisi de önemsiz tipler ve birşey yapmıyorlar. Kayda değer birşey yapanlar sadece Daniel, ilk filmde Jigsaw'un oyununu oynayıp kurtulmayı başaran uyuşturucu bağımlısı kız ve ızbandut tipli hapishane kaçkını. Yalnız ızbandutu oynayan aktör dramatik performans çıkaracağım derken ipun ucunu kaçırıyor ve bir karikatür haline dönüşüyor.<br /><br />Bu filmin sonunda da bir sürpriz olduğunu söylemem lazım. Zaten acaba filmin sonunda ne sürpriz olacak diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Sürpriz biraz fazla zorlama olsa da yine de ilk filmdekinden daha mantıklı bir son gib geldi bana. İlk film başlarda çok şey vaat edip sonda hayal kırıklığına uğratmıştı. İlkini izleyen biri için bu film daha heyecansız. Ama benim gibi ilkini beğenmeyenler bu filmi daha fazla sabır ve hoşgörü ile izleyebilirler.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1160953299936503792006-10-15T15:28:00.000-07:002006-10-17T00:54:42.906-07:00The Wind That Shakes The Barley - Özgürlük RüzgarlarıAz önce FilmEkimi kapsamında gösterilen Ken Loach filmi The Wind That Shakes the Barley'i izledik. Cillian Murphy başrolde olmasının da etkisiyle merakla beklediğim bu filmin beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını söylemeliyim.<br /><br />Hikaye 1920'lerin hemen başında İrlanda'da geçiyor. İngiltere'den bağımsız bir cumhuriyet için oylama yapan İrlanda'da, İngiliz askerleri yerli halkı acımasızca katletmektedir. İki gün sonra tıp eğitimini sürdürmek için Londra'ya gidecek olan Damien, ismini İngilizce olarak söyleyemediği için İngiliz askerleri tarafından dövülerek öldürülen Micheail'in ölümü yüzünden kalıp IRA'ya katılmaya karar vermese de trene binmek üzereyken kondüktörün askerler tarafından hırpalandığını görünce fikrini değiştirecektir.<br /><br />Damien, kardeşi Ted ile birlikte İrlanda'nın bağımsızlığı için savaşan IRA'ya katılır. Bu "gerilla" grubu İngiliz askerlerine pusu kurmakta, İngiliz hükümetinin başını ağrıtmaktadır. Yakalandıklarında ise Ted'in tırnaklarının kerpetenle sökülmesi gibi vahşi işkencelere maruz kalmakta, hatta yargısız infaz edilmektedirler.<br /><br />Filmin ortalarına kadar süren bu mücadele sonrasında İrlanda ile İngiltere arasında imzalanan ve İrlanda'nın İngiliz kolonisi olarak kalması ama gümrük vs konusunda bağımsız olmasını öngören (siyasi olarak doğru ifade kullandım mı bilemiyorum) anlaşma, Damien ve Ted'in arasını açacaktır. Başta barışçıl davranan Damien elde edilen sonucu yeterli bulmazken; Ted karara karşı çıkmanın onları başladıklarını noktaya getireceklerini düşünmektedir. Sonuçta iki kardeş arasında trajik bir olay yaşanması kaçınılmaz olacaktır.<br /><br />Açıkçası ben filmin daha ilk 15-20 dakikasında bazı sinyalleri almaya başlamıştım. Savaş filmlerini pek sevmediğim için "Eğer tüm film bu savaştan ibaret olacaksa yandık" diye düşünmüştüm. Ama mesele benim tür olarak savaş filmlerinden hoşlanmamam değil, İrlanda'nın bağımsızlık mücadelesinin son derece kuru bir anlatımla, adeta tarih kitabı havasında anlatılması. Wikipedia'yı açıp konuyu detaylıca okusam bundan daha heyecanlı olurdu. Yönetmen Ken Loach ne hikayeye drama katabiliyor ne de karakterlere kendimizi kaptırmamızı sağlıyor. Cillian Murphy'yi diğer filmlerinde çok beğenmeme rağmen onun performansı bile beni tatmin etmedi. Film öyle formüle ilerliyor ki: Damien dövülen kondüktörü görüyor IRA'ya katılıyor. Yetersiz beslenmeden dolayı hastalanan bir çocuk görüyor, sosyalist oluyor (gerçi başta da bunun işaretleri vardı ama). Filmde İngilizler tek boyutlu karakterlerden ibaret. Ne isimleri akılda kalıyor, ne yüzleri. Damien'ın Sinead'le olan aşkı da zerre kadar ilgilendirmedi beni. Hele ateşkesten sonra hikaye iyice donuklaşıyor.<br /><br />Filmin hikayesi şimdiye kadar onlarca kez izlediğimiz bir hikaye. Fakir bir ulusun güçlü bir devlet tarafından ezilmesi, haksızlıklara uğraması, buna baş kaldırması, bu yolda kardeşin kardeşi vurması... Eğer bu hikayeyi anlatırken yeni birşeyler katmayacaksak böyle bir film çekmenin anlamı ne? İrlanda tarihi üzerine bir belgesel izlemiyouz ki.<br /><br />Filmin görüntüleri, renkleri, kostümleri vs gayet güzel. Dönemin uzmanı değilim ama özenle hazırlandığı belli. Teknik olarak bir problem yok ama açıkçası topu topu 8-10 kişinin IRA'yı temsilen İngilizlerle mücadele etmesi sanki biraz çocuk oyunu gibi geldi bana. Tırnak çekme, 15 yaşında çocuğu ihanet etti diye vurma sahneleri falan da ucuz duygusallık gibi geldi bana. Aslında filmin kuru ve uzak tonu olmasa bunlar göz ardı edilebilir ama maalesef filmde akılda kalacak, beni etkileyen tek bir nokta bile bulamadım. Film sıradan bir bağımsızlık mücadelesi hikayesi olmaktan öteye gidemiyor ne yazık ki.<br /><br />Bu arada şunu da söylemeden edemeyeceğim: Film Cannes'da büyük ödülü oybirliği ile almış. Bu da gösteriyor ki sanat politikaya teslim olmuş durumda. Günümüzün önemli olayları ile paralellik gösteriyor ve haklı bir davayı anlatıyor olması bir filmin ödüllendirilmesi için yeterli. Hikayeyi nasıl anlattığını hiç önemi yok anlaşılan.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1160864033885927552006-10-14T14:40:00.000-07:002006-10-17T01:13:04.720-07:00The İmamSinemalarda oynadığı zamanlarda filmi izleyen bir arkadaş "The İmam"ı ne kadar saçma bulduğunu hararetli bir şekilde anlatmıştı. Bu gece televizyonda tam başını yakalayınca biraz bakayım dedim. Genelde filmlerin en başından belli oluyor ne kadar saçma oldukları.<br /><br />"The İmam" imam-hatip lisesi mezunu bilgisayar mühendisi Emre'nin liseden arkadaşı Mehmet'in, Emre'nin şirketine gelmesiyle başlıyor. Ancak Mehmet Emre'yi değil Emrullah'ı aramaktadır. Çünkü Emrullah "çağdaş" Türkiye'de kendisine yer bulabilmek için imam-hatipli olduğunu saklamış ve ismini de modernleştirmiştir. Mehmet'in Emre'yi neden aradığını tam anlayamadım ama mide kanseri olduğunu ve imamlık yaptığı köye yerleşen "göçer"lerin, köyün yerlisinden bir kısım tarafından (özellikle de marangoz Feyzullah tarafından)camiden soğutulmasından korktuğu için tedavi sırasında aklının köyde kaldığını anlıyoruz.<br /><br />Emre ismini değiştirmiştir ama İslam'ın kurallarına riayet etmekten vaz geçmemiştir. Dahası iş dünyasının acımasızlığı yüzünden insani duygularını da kaybetmemiştir. Hemen arkadaşını lüks bir hastaneye yerleştirir ve Ramazan ayı boyunca köyde imamlık yapmayı teklif eder. Hala köy imamlığı var mı bilmem; benim bildiğim imam hastalansa Diyanet vekil tayin eder. Neyse detaylarla uğraşmayalım.<br /><br />Filmin sinopsisinde "İmam-hatip lisesinden mezun olduğunu saklayan bilgisayar mühendisinin kimlik bunalımını anlattığını" okuyunca köyde imamın içsel sancılar falan çekeceğini sanmıştım ama filmin köyde geçen kısmı didaktik bir dizi film havasında. İmam uzun saçı ve motosikleti ile köyün bir kısmının tepkisini çekiyor ama sağduyulular çoğunlukta. İmamımız çocuklara elifba yanında bilgisayar öğretiyor, muhtarın güzel ve akıllı kızı traktörle çamura sağlanınca motorunun arkasına atıyor, dedikodu olunca Hz. Aişe'nin vakasını örnek gösteriyor vs. Emre'nin, Mehmet'e sürekli "101 Mehmet, Aziz Pirim" demesi ve köyün delisinin ilk bir iki seferde çok da kötü olmayan saçmalamalarının defalarca tekrar edilmesi haricinde son 30-35 dakikaya kadar film en azından birçok diğer Türk filminden daha kötü değil. Eğitici bir TV filmi ya da dizisi havasında. Ama Feyzullah'ın sürekli aşağıladığı oğlu Tarık'ın Emre'nin motorunu alıp köyde tur atmasıyla başlayan bölüm insana sıkıyor. Tarık motorla dolaşırken birden meydandaki bir saman balyasına girip sırra kadem basıyor. Bari balyanın bir ucu duvara falan dayalı olsa. Herkesin gözü önünde nasıl kaybolur insan!!! Tabi oğlu yer yarılıp içine giren Feyzullah bu tür fimlerde genelde olduğu gibi (Bknz. Babam ve Oğlum) sıyırıyor: O da motora binip köyü dört dönüyor ve herkese Tarık'ı soruyor. Bu arada bizim imam Emre tamamen filmin odağının dışında kalıyor. Zaten Emre'yi oynayan aktörün performansı film boyunca zayıf; Feyzullah ondan rol çalıyor ama bu sahnelerde Emre'nin kenarda durup bön bön bakması biraz tuhaf olmuş. Tarık'ın "Disappearance of Finbar" tarzı kayboluşu mutlu sonla bitiyor ama bu arada bizi de afakanlar basıyor.<br /><br />Yukarıda bayağı eleştirdim ama aslında film beklediğim kadar kötü değildi. Sonunda dramanın dozunu artırmak isterken konuyu dağıtmasalar didaktik bir TV filmi olarak kabul edilebilirdi. Ama imam-hatip meselesine filmin başındaki 1-2 cümle hariç hiç değinememesi, bir saati zor dolduracak konuyu uzatmak için sürekli tekrarlar yapması, başladığı hikayeleri bitirememesi (muhtarın kızı Zehra'yla o kadar bakışmalar sırf Hz. Aişe olayına referansta bulunmak için miydi?)<br /><br />Filmde iki sahneye dikkat çekmek isterim: Aşırı hızdan yakalanma sahnesinde Emre polislere "Ben bilgisayar mühendisiyim" diyor. "Ben doktorum" demeyi anladım da bunu anlayamadım. <br /><br />Bir de filmin sonunda Emre'nin cenaze yıkadığı sahne var. Emre'nin okul dönemini hatırlarken kızların onunla ne diye dalga geçtiklerini ancak en sonunda anlayabildim: "Ölü yıkayıcısı" diyorlarmış. Bu arada hayatımda ilk defa cenaze yıkama sahnesi gördüm. İlginçti.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1159775502218133842006-10-02T00:21:00.000-07:002006-10-02T00:51:42.556-07:00G.O.R.A.Cem Yılmaz'ın filmi sinemalara geldiği zaman (hatta gelmeden) uzun uzun konuşulmuş, tartışılmıştı ama ben GORA'nın da Kahpe Bizans ya da Abuzer Kadayıf'tan daha iyi bir film olmayacağını düşündüğüm için sinemaya gidip filmi izlememiş, TV'de yayınlandığında izler bir eleştiri yazarım demiştim.<br /><br />Hafta sonu TV'de yayınlanan filmin tamamını izleyemedim, çünkü sonlara doğru çok fazla reklam vermeye başladılar. Film de son derece sıkıcı bir hal almıştı, daha fazla zaman harcamaya değmeyeceğini düşündüm. Arif ve arkadaşlarının GORA'dan kaçmak üzere gezegenin yüzeyine çıktıkları yere kadar izledim. Buraya kadar olan kısımla ilgili fikirlerimi yazayım.<br /><br />Film, halı tüccarı Arif'in uzaylılar tarafından kaçırılıp GORA gezegenine götürülmesi ile başlıyor. Cem Yılmaz Arif karakteri yanında, GORA'lı kötü adam Kumandan Logar'ı da oynuyor. Filmin baştaki 15-20 dakikası Cem Yılmaz'ın "stand-up" vari esprileriyle, insanı güldürmeyi başarıyor. Ben Cem Yılmaz'ın şovuna da bir kez gittim, çok da güldüm ama bir daha gitmem. Cem Yılmaz'ı zeki ve komik de buluyorum. Yalnız bütün stand-up'lar böyle midir bilmem ama insan çıkınca hiçbir şey hatırlamıyor. Zaman israfı gibi geldi bana.<br /><br />Neyse konuyu dağıtmayayım. Arif'in GORA'daki yaşantıya ayak uydurmaya çalışması arka arkaya eklenmiş skeçlerden başka birşey değil. Herhangi bir bütünlük yok. Sanki espriler önceden hazırlanmış, esprileri patlatmak için mekanlar ayarlanmış gibi. Zaten bir süre sonra espriler de tükeniyor. Espri dediğimiz de her zamanki formül: Eşcinsel bir adam (daha doğrusu robot), bilim kurgu filmlerine göndermeler (5. Element) falan filan. 5. Element'le ilgili espriler bana hiç de komik gelmedi zaten. Ama herkesin espri anlayışı farklı tabii. <br /><br />İlk yarım saatten sonra gülünecek birşey de kalmayınca filmin izlenirliği iyice azalıyor. Film ciddi bir film olmasa da en azından bir hikayesi olmalı. Öyle Benny Hill Show tarzı esprileri arka arkaya getirerek film yapılmaz. Film, efektleri itibari ile yenilikler yapmaya çalışıyor ama ben görüntüleri de beğenmedim. Acaba TV'ye aktarılırken mi bozuldu görüntü diyorum. O filtreler falan neydi?<br /><br />Ben bu tür filmleri izleyince hep şunu düşünüyorum. Bu filmin yönetmeni ya da akıl babası Cem Yılmaz, filmi çekerken acaba ne düşünüyordu? Filmin gerçekten iyi bir film olacağını mı düşündüler yoksa "Bizim millete reklamla herşeyi izletebilirsin" mantığıyla mı çektiler filmi? Cem Yılmaz akıllı bir adam. Böyle bir filme gerçekten inanarak mı girişmiş? Yoksa zaten zengin olan lüks spor araba koleksiyonuna birkaç araba daha katmak için paraya mı ihtiyacı vardı? Oyuncular senaryoyu okuyunca gerçekten iyi bir filmde oynayacaklarına inandılar mı? Yoksa "Napalım, bu ülkede bu kadar iş yapılır" diyerek ortalamanın altında filmlerde oynamanın kaderleri olduğunu mu düşündüler?<br /><br />Bazı filmler sinemada çekilmez ama TV'de izlenebilir. Örneğin "Scary Movie 3". Bazı sahnelerine hakikaten çok gülmüştüm. Espriler bitince de gidip mutfaktan birşeyler atıştırabiliyordum, ya da kanal değiştirebiliyorum. GORA o kadar da olmamış. Evrensel komedi olmaması bir kenara, yerel esprileri bile yetersiz. Zaman harcamaya değmez.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1159094184762612322006-09-24T03:05:00.000-07:002006-09-24T03:38:09.506-07:00Ae fond kiss - Duygudan da Öteİngiliz filmleri sinemalara geldiğinde kaçırmamaya çalışıyorum. Hem İngiliz oyuncularını sevdiğim hem de İngilizlerin aksanlarına bayıldığım için gelen her İngiliz filmini izlemeye çalışıyorum.<br /><br />Bu hafta da sinemalara benim aslında pek tanımadığım ama toplumsal konuları ele alışıyla oldukça meşhur olduğunu bildiğim Ken Loach'un Müslüman bir Pakistanlı ile Katolik bir İrlandalı kadın arasındaki aşkı anlattığı film gelince hemen gidip gördük. <br /><br />Casim (Kasım olsa gerek) 40 yıl önce İngiltere'ye göç etmiş Pakistanlı bir ailenin tek oğlu. Bir ablası(Rukshana) ve bir kız kardeşi (Tahara) var. Sonradan öğrendiğimize göre ablası üniversite eğitimi almış olmasına rağmen daha muhafazakar. Kız kardeşi ailenin en asi çocuğu. Casim ise DJ'lik yapacak ve bir gece kulübü açma hayalleri kuracak kadar modern ama Pakistan'daki teyzesinin kızı ile alesinin isteği üzerine nişanlanacak kadar gelenekçi bir çocuk. <br /><br />Casim, Tahara'nın okuduğu Katolik okulunun başarılı müzik öğretmeni Roishin ile tanışınca işler karışıyor. Roishin ile romantik bir ilişkiye giren Casim, ailesini küçük yaşta kaybeden ve 19 yaşında bir evlilik yapan Roishin'e nişanlı olduğunu ancak İspanya'da ailesinden gizli bir tatil kaçamağı yaparken gerçirdikleri tutkulu bir geceden sonra söyleyebiliyor. Tabii Roishin kendisinin evlilik öncesi son bir bekarlık macerasına alet olduğunu düşünmekten kendisini alamıyor. Casim önce ailesinin isteklerine uymaya karar veriyor ama sonra kızkardeşi Tahara'nın ailesine yaşadıkları şehir olan Glasgow'dan uzakta hem de onların istediği meslek olan tıp yerine gazetecilik okuyacağını söylediği gün fikir değiştiriyor. Evden ayrılıp Roishin'le birlikte yaşamaya başlayınca, Casim'in ailesi oğullarını, yarının ne olacağını bilmediği bu ilişkiden ve kendisini belki de iki ay sonra eski sevgilileri arasına katacak bu beyaz kadından ayırmak için duygu sömürüsü dahil çeşitli yöntemler denemeye başlıyorlar.<br />Bence burada yönetmenin başarısı, Pakistan'lı ailenin Batılı değerlere son derece zıt tutuculuğunu anlamaya çalışması. Loach, Casim'in ailesinin tepkisini basit bir bağnazlık olarak algılamıyor; ailenin İngiltere'de yaşadığı dışlanmayı ve Pakistan'ın Hindistan'dan ayrılması sırasında atlattığı travmayı davranışlarının açıklaması olarak ortaya koyuyor. Bu arada kendi toplumunu bu tür bağnazlıklardan münezzeh sanan Roishin evlilik dışı ilişkisinin çalıştığı okuldaki geleceğini tehlikeye attığı görünce kazın ayağının öyle olmadığını anlıyor. Burada özellikle Roishin'in görüştüğü Katolik rahibin performansına dikkat çekmek isterim: Birkaç dakika süren bu sahne filmin en etkileyici sahnelerinden biri.<br /><br />Filmin başarılarının yanında kusurları da var tabii. Bunlardan en önemlisi filmi beraber izlediğim Mehmet ve Ayşe'nin benden önce dikkat ettiği şu nokta: Casim ile Roishin'in aşkı biraz hızlı ilerliyor. Casim'in, ailesini kaybetmek pahasına mücadele edecek kadar aşık olduğuna inanmak zor. Zaten Casim hiçbir zaman güçlü bir karakter olarak ortaya çıkmıyor. Sürekli gelgitler yaşayan bir genç. Ayrıca her ne kadar Roishin'i oynayan Eva Birhtistle iyi bir oyuncuysa da yaptığı bazı şeylerin empati uyandırması zor: Örneğin işini kaybettiğinde Casim'in gitmesine izin vermediği sahnede insanı sinir ediyor. Ama belki de bu, Loach'ın iki sevgiliyi mükemmel olmayan karakterler olarak çizme isteğinden kaynaklanmış olabilir.<br /><br />Film, aslında daha önce defalarca anlatılmış bir öyküyü anlatıyor. Hatta bizim ülkemizin insanları için bu hikaye çok daha tanıdık. Ama yine de şu iki noktayı anlatmada çok başarılı: 1. Çocuklarınızı son derece kozmopolit bir ülkede yetiştiririken onların sizin geldiğiniz kültüre kendiniz kadar bağlı olmasını bekleyemezsiniz. 2. Aşkta ve evlilikte garanti yoktur.Bir ay da sürebilir, bir ömür de. Ama yarın bitebilir diye hiçbir şeye başlamamak insan doğasına uygun birşey değil.<br /><br />Not: Filmdeki iki aşk sahnesi biraz fazla ayrıntılı. Biz yüzümüzün kızarmasına engel olamadık. Filme gitmeyi düşünenler bunu göz önüne almalı.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1159092331749578902006-09-24T02:39:00.000-07:002006-09-24T03:37:12.796-07:00Birth-DoğumNicole Kidman'ın 10 yaşında bir erkek çoçuğu ile küvete girmesiyle oldukça ses getiren "Birth"ü geçenlerde TV'de izledim ama meşhur sahneyi TV kanalı kestiği için görmek fırsatı olmadı.<br /><br />Film Anna'nın (Nicole Kidman) kocasının Central Park'ta koşu yaparken bir köprünün altında yere yığılıp ölmesi ile başlıyor. Tam o anda bir bebeğin doğumuna şahit oluyoruz. Ama esas olanlar bundan 10 yıl sonra gerçekleşiyor. Anna onca yıldan sonra nihayet kocası Sean'ın acısını bir kenara atabilmiş ve Joseph'le evlenmeyi kabul etmiştir. Ama, Anna'nın ailesinin Cetral Park'ın doğu yakasındaki saray yavrusu dubleks dairesinde yapılan doğum günü partisi sırasında gizlice içeriye giren 10 yaşındaki bir çocuk Anna'ya "Ben Sean" deyince işler karışır. Tabii "Ben Sean" derken çocuğun kastettiği isminin Sean olduğu değil, kendisinin Anna'nın 10 yıl önce ölen kocası Sean olduğu.<br /><br />Anna'nın ve ailesinin çocuğun sözlerine olan tepkisi başta son derece kontrollü. Hatta bana biraz tuhaf geldi. Ben olsam "Ne diyorsun sen velet!!!' der, kulağından tutar kapının önüne koyardım. Gerçi Anna da yakasından tutup kapının önüne koyuyor ama onun tepkisi çok daha kontrollü. Herhalde köklü bir New York ailesinin uzun bacaklı bir kızı olunca tepkiler daha kibar oluyor.<br /><br />Çocuğun gelmesinden itibaren biraz kafası karışan Anna, Sean'ın kendisi ve kocası hakkında kendilerinden başka kimsenin bilemeyeği şeyleri bilmesi karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Durum öyle bir noktaya geliyor ki Anna Sean'a "21 yaşına geldiğinde evleniriz." diyecek kadar ileriye gidiyor.<br /><br />Reenkarnasyon falan gibi safsatalara inanmayan biri olarak açıkçası Sean'ın ruhunun başka bir bedende dünyaya gelmesi fikri beni pek etkilemedi. Ayrıca filmin sonunda çocuğun Sean hakkında bildiklerini nereden öğrenmiş olabileceğine dair ortaya atılan ama aslında tam olarak boşlukları doldurmayan tez bence biraz filmin odağını değiştirmiş. Aslında belki de şunu söylemek lazım: Filmin odağı yok. Film reenkarnasyonun varlığı üzerine bir film mi; yoksa bir kadının ölen kocasının ardından duyduğu acıyla neler yapabileceğini anlatan bir film mi; yoksa zaman zaman insanın tüylerini ürperten bir gerilim filmi mi ben pek anlamadım. Açıkçası bana Nicole Kidman'ın (Others - Diğerleri) filmini hatırlatmadı değil. Zaman zaman gerilim filmi havasını vermesinin en önemli sebebi filmin müzikleri. Ayrıca çocuğun koridorda yere yığıldığı sahne ve kendisinin Sean olduğundan şüphe ettiği sahne tüylerimi bayağı ürpertti.<br /><br />Ama yine de filmden etkilenmekten kendimi alamadım. Nicole Kidman'ın yüzü o kadar etkileyici, performansı öyle yürek burkucu, filmin görüntüleri o kadar güzel, ailenin Anna, annesi, kız kardeşi ve onun kocası hep birarada yaşadıkları dubleks daire o kadar güzel, yemek odasının duvarındaki yeşil duvar kağıdı o kadar etkileyici ki yine de filme kötü diyemeyeceğim. Bence seyredilebilecek bir film. Hikayeyi biraz daha değişik bağlasalarmış daha farklı olabilirmiş ama yine de izlemeye değer.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1157977899136062042006-09-11T05:31:00.000-07:002006-09-11T05:31:39.556-07:00Closer - Daha YaklaşDün akşam TV'de izlediğim "Daha Yaklaş" başka bir yönetmenin elinde, başka oyuncuların oynadığı bir film olarak çekilseydi herhalde dayanılmaz derecede kötü olurdu ama şu haliyle her ne kadar "Bu dört kişi ne kadar rezil!" demekten kendimi alamasam da filmin tuhaf bir çekiliciliği olduğunu kabul etmem lazım.<br /><br />Film Londra'da geçiyor ve cenaze haberleri yazarı Dan(Jude Law) ile Amerikalı striptizci Alice(Natalie Portman)'in karşılaşmaları ile başlıyor. Az sonra Dan'in portre fotoğrafçısı Anna(Julia Roberts)'ya kitabının kapağı için fotoğraf çektirmesine tanık oluyoruz. Dan bir yıldır Alice'le birliktedir ve Alice'ten esinlenerek bir kitap yazmıştır. Kocasıyla kendisinden daha genç bir kadın yüzünden ayrılan Anna ve Dan arasında hemen bir elektriklenme olur ama Anna buna karşı çıkar. Az sonra içeri gelen Alice durumu anlayacak ve yanaklarından yaşlar süzülürken Anna'ya poz verecektir.<br /><br />Anna'dan yüz bulamayan Dan, gece internette kendisini kadın olarak tanıtarak Larry adlı bir dermatologla müstehcen bir konuşmaya dalar. Adının Anna olduğunu söyleyerek Larry(Clive Owen)'ye randevu verir.... ve tabii ki Larry'nin randevu yerine gittiği anda tesadüfen Anna ordadır. Dan, istemeden ikisi arasında birşeylerin başlamasına yol açar.<br /><br />Film bundan sonra ha bire birilerinin birilerini aldattığı bir farsa dönüşüyor. Aldattıklarını birbirlerine itiraf ederken son derece teatral konuşmalar yapıyorlar. Tabii bu arada süper "cool" giyinip, süper "cool" yerlerde yaşıyor, süper "cool" nevresim takımları kullanıyorlar. "Yalan Rüzgarı" gibi ana karakterlerin birbirleri ile kombinasyonlar yaşadığı bu film, diyalogları, insanın kafasını zaman zaman karıştıran kurgusu, modern görüntüleri ve özellikle Portman ve Owen'ın oyunculukları sayesinde çok ilginç bir filme dönüşüyor. Filmin biraz tiyatro oyununa benzediğini söylemek lazım. Ayrıca insanlar ağza alınmayacak lafları gayet kolayca sarf ediyorlar. Repliklerin en az üçte birini Türkçe'ye çevirmeye kalksam yüzüm kızarır. Yalnız "chat" sahnesinde yüksek sesle güldüğümü kabul etmem lazım. <br /><br />Filmde Larry ve Alice karakterleri biraz sempati uyandırıyor ama karakterler o kadar soğuk ve bencil ki temelde hiçbiriyle özdeşleşmek mümkün değil. Bu göz önüne alındığında filmi izlenebilir kılma konusunda yönetmenin oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım.<br /><br />Yine de midesi bu çapraşık ilişkiler zincirini kaldıramayacak olanlar izlemesin derim.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1153083755110908112006-07-16T13:37:00.000-07:002006-07-16T14:03:16.443-07:00Karayip Korsanları - Ölü Adamın Sandığı"Karayip Korsanları - Siyah İnci'nin Laneti", Johnny Depp'in canlandırdığı Kaptan Jack Sparrow ile Geoffrey Rush'ın oynadığı Kaptan Barbosa ve son derece eğlenceli bir senaryo sayesinde o yazın hitlerinden biri olmuştu. Neredeyse baştan sona dopdolu geçen filmin sonlarına doğru uzayan dövüş sahneleri biraz canımı sıkmış, filmden aldığımız tada biraz gölge düşürmüştü ama yine de film ağzımızda iyi bir tat bırakmıştı. İki devam filminin çekileceğini öğrenince de bayağı sevinmiştik. Maalesef serinin ikinci filmi olan Ölü Adamın Sandığı'nda ağızda kötü tat bırakan o sahnelerden çok fazla var.<br /><br />Film, ilk filmin sonunda evlenmek üzereyken bıraktığımız Elizabeth ve William'ın nikahının kendilerini tutuklamaya gelen askerler tarafından bölünmesiyle başlıyor. İki sevgiliyi tutuklayan kişi denizleri kontrol etmeyi amaçlayan bir bürokrat. Gençlerden istediği ise Kaptan Sparrow'un pusulasını getirmeleri. Bu arada Kaptan Jack Sparrow, William'ın babası Will Turner'ın kendisine görünen hayaletinin getirdiği haberle dehşete düşmüştür. Turner, Jack'e kendisinden bir ruh alacağı olan Davy Jones'un peşine düştüğünü söylemiştir. Kaptan Sparrow Davy Jones'un bir sandığa sakladığı kalbini bulmak için yola düşünce tabii ki bir süre sonra gençlerle yolunun kesişmesi doğal olacaktır.<br /><br />Filmin daha ilk başı biraz fazla kalabalık ve karmaşık ama ilk yarının sonlarına doğru oldukça eğlenceli bir hal alıyor. Özellikle büyücü Tia Dalma ve Davy Jones sayesinde. İlk filmdeki anti kahraman Barbosa nasıl rol çalıyorsa burada da Davy Jones aynısını yapıyor. Hem de yüzü tamamen ahtapot bacaklarıyla kaplı olmasına rağmen. Jones'u Billy Nighy'nin oynadığını duyunca hiç şaşırmadım. Ancak onun gibi biri bunu başarabilirdi. "28 Gün Sonra" ve "Tristram Shandy" den tanıdığımız Naomi Harris'in Tia Dalma'sını da çok sevdim. Jamaika aksanı çok güzel.<br /><br />İlk yarıda Kaptan Jack'in yerlilerin arasına düştüğü bölüm, gemi mürettebatının kafesler içerisinde kayalıkları tırmandığı sahneler haricinde çok sinir bozucu. Yerlileri önlerine gelene tapan yamyamlar olarak göstermek hiç de orijinal değil.<br /><br />İkinci yarıda film tamamen zıvanadan çıkıyor. Hele, kumsalda başlayıp dev bir tekerleğin üzerinde dakikalarca süren üçlü bir düello sahnesi var ki bir an önce bitsin diye dua ettim. Bir de ortaokul çocuklarının zekasına hitap edecek "komik" sanılan sahneler var. Bu kadar kalabalık bir filmde bir de Kraken adında mitolojik deniz canavarı ortaya çıkıyor. <br /><br />"Yüzüklerin Efendisi"ndeki Legolas karakteri sayesinde geniş bir hayran kitlesi edinen Orlando Bloom, donukluğundan ve sıkıcılığından hiçbir şey kaybetmemiş. Keira Knightley ve Bloom ilk filmdekinden daha da az öneme sahipler. İlk filmde Knightley'in birkaç güzel repliği vardı. Burada o da yok. <br /><br />Filmin efektleri çok güzel. Özellikle Davy Jones'un mürettebatının makyajları harika. Mekanlar da çok başarılı ama bunlar filmi kurtarmaya yetmiyor.<br /><br />Film iki buçuk saatten uzun sürüyor. Yarım saat kısaltsalar yukarıdakileri yazmazdım sanırım. Hele sonunun bağlanmayıp üçüncü filmi beklememizin söylenmesi iyice sinir bozucu. Hollywood yapımcılarının bir hikayeyi son damlasına kadar sağma merakı kabak tadı vermeye başladı.<br /><br />Not: Alin Taşçıyan'ın <a href="http://www.milliyet.com.tr/content/sinema/sin013/asinema.html">Milliyet </a> gazetesindeki yazısından hiçbirşey anlamadım. Başını ve sonunu okusanız filmi çok beğenmiş sanırsınız. Sadece ortaları okusanız film kötüymüş dersiniz. Böyle eleştiri mi yazılır? Eleştirmenin film hakkında net bir fikir ortaya koymasını beklerim. Film hakkında bir sürü yorum okudum hiç böylesini görmedim.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1152373796985555682006-07-08T08:49:00.000-07:002006-07-08T08:49:57.083-07:00Kapattığım blogda yer alan bazı film eleştirilemi buraya kopyala-yapıştır yapıyorum.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1152271307519338342006-07-07T04:21:00.000-07:002006-07-08T08:44:25.706-07:00Yanlış Hesap - Intermission"Yanlış Hesap" Dublin'de geçen ve aynı bölgede yaşayan bir grup insanın kesişen hayatlarını anlatan bir film. Colin Farrel'ın oynadığı Lehiff "low-life" bir hırsız (gerçi hırsız olup da "Haylayf" olan yoktur herhalde), Cillian Murphy'nin oynadığı John da bir süpermarket çalışanı. John, sevgilisi Deidre'yi denemek için bir süre ondan ayrılmış ancak Deidre daha bir ay geçmeden orta yaşlı bir banka müdürü bulmuş ve hatta adam onun evine taşınmış. John'un iş arkadaşı Oscar da bir türlü sevgili bulamayan, Coupling'deki Jeff gibi bir tip. Deidre'nin kız kardeşi Sally, sevdiği adam tarafından dolandırılıp bir de küçük düşürülünce kendini kapıp koyuvermiş, hatta "bıyık bırakmış". Bir de kendini adaletin dağıtıcısı olarak gören polis var. Bunlara bir veledin attığı taş yüzünden kaza yapınca işinden olan otobüs şoförü, Deidre'nin yeni sevgilisinin bir günde ortada bıraktığı on dört yıllık karısı ve istediği gibi bir belgesel çekmeye çalışan televizyoncuyu da eklersek kadro kalabalıklaşıyor.<br />Filmin ilk yarısında bu kişilerin hayatlarına bir göz atıyoruz. İrlandalılar o tuhaf aksanlarıyla bol bol küfrediyorlar. "28 Days Later" ve "Girl with a Pearl Earring"den tanıdığımız Cillian Murphy de İrlandalı imiş bu arada. Şiddet içeren, komik, duygusal olaylar izliyoruz. İkinci yarıda da John ve otobüs şoförü Lehiff'in yoldan çıkarmasıyla ufak çaplı bir rehine alma olayına karışıyorlar. Ama gerçek hayatta çoğu zaman olduğu gibi işler ters gidiyor ve sonunda olaya karışan herkes (aslında iyi çocuk olan John dahil) biraz olsun cezasını buluyor.<br />Film Magnolia, Love Actually vs gibi çok sayıda kişinin kesişen hayatı üzerine kurulu. Yalnız bunda onlardaki gibi çok sayıda ünlü oyuncu yok. Ama oyuncular gayet iyi. Cillian Murpy'yi de ilk kez gördüğüm "The Way We Live Now" adlı BBC dramasından tanıdığım ve burada bıyıklı Sally'yi oynayan Shirley Henderson da çok iyi.<br />Hollywood'un sterilize filmlerinden sıkılıp biraz daha gerçekçi ve samimi bir film izlemek isteyenler bu filmi tercih edebilir. Yalnız hassas kişiler dikkatli olmalı, çünkü çok sayıda küfür ve çıplaklık olmasa da bir iki rahatsız edici sahne var. Yani "R-Rated". Ona göre.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1152271257691400252006-07-07T04:20:00.000-07:002006-07-08T08:45:45.826-07:00Karanlık Sırlar - A Tale of Two Sistersİki üç senedir uzakdoğu sinemasının korku filmlerini (ya da bunların Hollywood'da yeniden yapımlarını) bol bol izleme fırsatı buluyoruz. Öncekiler Japon ürünüydü, bu seferki ise Kore yapımı.<br />Film bir akıl hastanesinde açılıyor. Doktor yüzünü göremediğimiz kızdan "O gün" olanları anlatmasını istiyor. Bu, saçları yüzünü örten kız fikrini de "Halka-Ring"den sonra pek benimsediler maşallah. Neyse, sonra güzel bir yaz gününde babalarının evlerine geri getirdiği iki kızkardeşle karşılaşıyoruz. Sumi, küçük kardeşi Suyon'a son derece düşkün. Anlıyoruz ki anneleri ölmüş ve babalarının yarı yaşındaki üvey annelerini pek sevmiyorlar. Filmin bundan sonraki 15-20 dakikası kızların odalarına yerleşmesi, üvey anne ile aralarındaki sürtüşmenin açığa çıkması vs ile geçiyor. Göl kenarındaki evleri tek kelimeyle şahane. İçi ahşap panellerle örtülü, duvarları -pek benim zevkim olmayan ama yine de "zevkli"- çiçekli kağıtlarla kaplı, mobilyalar masif, koridorlar karmaşık. Daha ilk geceden birtakım tuhaf şeyler olmaya başlıyor. Suyon'un kapısını biri açıyor ve yorganını kaldırıyor. Suyon ablasının yanına gidiyor ve bu sefer ablas,ı ölmüş annelerinin hortlağını gördüğü ve sinemada herkesin ve özellikle arkadaki kızların haykırışmasına sebep olan bir kabus görüyor. Sumi üvey annesinden şüpheleniyor ama aslında üvey annesi de korkuyor ve olayların kızlar geldikten sonra başladığından şüpheleniyor. Aslında bu tuhaf olaylar bana Jane Eyre'i hatırlattı. Sanki evde saklanan bir deli var gibi. İşin enteresan tarafı, kızların babası gayet sessiz, sinmiş, olayların farkında bile değil.<br /><br />SPOILER ALERT<br />Bundan sonrasını, filmi izleyecekler okumasın.<br /><br />Filmin ilk yarısındaki tuhaflıklar ikinci yarıda iyice artıyor. Üvey anne Suyon'u odasındaki dolaba kilitliyor. Sumi gece içinden kanlar gelen bir çuval görüyor. İşler çığrından çıkıyor yani. Sonra filmdeki sır çözülmeye başlıyor ama aslında pek de çözülmüyor. Önce daha önceki gördüklerimizden bazılarının aslında geçmişin hayaletlerinden ve vicdan azabından kurtulamayan kişilerin kafasında olan olaylar olduğunu, aslında gördüklerimizin gerçeğin kendisi olmadığını anlamaya başlıyoruz. Bu sır katmanı açılıyor ama gerçeği öğrenmemiz için bir sır katmanını daha açmamız gerekiyor. Bu arada açılış sahnesi başta bir flashback izlenimi verse de sonradan aslında gördüğümüz olayların açılıştan önce olanlar değil, sonra olanlar olduğunu anlıyoruz.<br />SPOILER ALERT SONU<br /><br />Filmin sinematografisi ve oyunculuğunu çok başarılı buldum. Müziği de harika. Çok güzel bir atmosfer yaratılmış. Korku sahneleri de korkutucu. Hani küçükken içerde ya da yatağın altında birinin olduğundan süphelenip yorganı başımızın üstüne çekeriz ya, işte tam o türden bir korku. Ama sonlara doğru korkutucu sahneler gülünç bir hal alıyor. Bence filmin kurgusuyla biraz oynayıp bazı sahneleri çıkarmalıydılar. Sonra sondaki açılımlar da pek açılım gibi değil, birçok şey muğlak kalıyor. Ayrıca bizi sona götüren sahnelerin bir kısmı gereksiz hatta yanlış yönlendirici. Örneğin kızın ayağını suya soktuğu anda sanki aşağıda gizlenmiş sinsi bir yaratık varmış izlenimi verilmesi, sonra kokmuş balık kafaları, ya da dolapta birbirinin aynı olan kıyafetler. Bir de geçmişin hayaletlerinin görünüş şekilleri de zaman zaman çok gülünç oluyor. Yönetmen, Hideo Nakata'nın yüzü görünmeyen uzun saçlı kız imgesini, Takashi Miike'nin çuvaldaki ceset imgesini, yine Nakata'nın sıhhi tesisattaki kız hayaleti imgesini kullanmış ama bence son iki kullanım hikayeye hizmet etmekten çok izleyiciyi aniden yerinden sıçratmayı hedefliyor.<br /><br />Yalnız bir akşam yemeği sahnesi var ki çok başarılı. Üvey annenin histeriye varan neşesi ama diğer konukların yüzündeki buz gibi ifade, arkasından gelen şok edici olay gerçekten çok rahatsız edici.<br /><br />Genel olarak 5 üzerinden sadece 3 verebilirim. Hatta o 3'ü de film üzerinde düşündükten sonra veriyorum. Pek başarılı bulmadım filmi. Ama Batılı eleştirmenlerin yorumlarına bakılırsa onlar çok beğenmiş.G.Bnoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12289651.post-1152271212307142112006-07-07T04:19:00.001-07:002006-07-07T04:20:13.270-07:00Fahrenheit 451Tatilde Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" adlı romanını okudum. Roman geleceğin Amerika'sında geçiyor(1954'te yazıldığına göre bugünde bile geçiyor olabilir). İtfaiyecilerin görevi yangınları söndürmek değil, kitapları yakmak; çünkü kitap bulundurmak yasak. İnsanlar evlerinin duvarlarına TV ekranları yerleştiriyor ve akşama kadar bu ekranlardan "Aile" ya da "arkadaşlar" dedikleri kişileri izliyor. Yollarda yavaş araba kullanmak yasak. Saatte 150 km ile araba kullanıldığı için reklam panoları onlarca metre uzunluğunda, yoksa panoları görmek mümkün değil. Kadınlar çocuk doğurmuyor, doğuranlar da sezaryenle doğurup çocukları kendisinden mümkün olduğunca uzak tutuyor. İnsanlar intihara meyilli ama nedenini bilmiyorlar. Kahramanımız itfaiyeci Guy Montag, birgün evinin sokağında çimenlerden, yağmurdan bahseden bir kızla tanışıyor ve yavaş yavaş hayatında birşeyin eksik olduğunu anlıyor. Kitapları bulundukları evle, hatta evin sahibiyle beraber yakan Montag aslında gittiği görevlerden 20 kadar kitap getirip evinde saklamıştır ve küçük arkadaşının araba çarpması sonucu ölümünün ardından elindeki kitapları okumaya başlıyor.<br /><br />Ray Bradbury 1954'te yazdığı romanında geleceği gayet iyi görüyor. Kitabın bir yerinde itfaiye şefi kitapların yasak olmasının bir anlamı olmadığını, çünkü zaten kimsenin kitap okumadığını söylüyor. Montag evinde bulunan kitapların karısı tarafından yetkililere jurnallendiğini öğrenip gözünü kararttığında kendisi için başlatılan takip insanların evlerindeki ekranlara yansıtılıyor. Bugünün dünyasını ne kadar önceden görmüş Bradbury!!!<br /><br />Fahrenheit 451 beni 1984 ya da "A Canticle for Leibowitz" kadar etkilemedi ama yine de yazarın olağanüstü bir ileri görüşü olduğunu kabul etmeliyim. Bradbury 1993'te yazdığı önsözde McCarthy döneminde yazdığı kitabı basacak yayın evi bulamadığını, sonunda parası olmayan ama kafasında yeni fikirler olan Hugh Hefner'in yeni çıkacak dergisi için romanı 500 küsur dolara satın aldığını söylüyor. Derginin adı ise "Playboy". Enteresan Değil mi?G.Bnoreply@blogger.com