Sunday, January 13, 2008

No Country For Old Men

Joel ve Ethan Coen kardeslerin sinemada izledigim tek filmi Billie Bob Thornton ve Scarlett Johansson'lu 'The Man Who Wasn't There - Orada Olmayan Adam' idi. Ikilinin son filmi 'No Country For Old Men' Dublin sinemalarinda gosterime girince hemen izledim.

Texas'in vahsi dogasinda avlanan Llewelyn Moss, bir uyusturucu el degistirme operasyonunun ardinda biraktigi cesetlere rastliyor. Sonradan kaynakciliktan emekli bir Vietnam gazisi oldugunu ogrendigimiz Llewelyn, etrafi cesetlerle dolu kamyonetlerden birinin bagajindaki uyusturucu paketlerini gorunce, uyusturucunun parasinin da cok uzaklarda olmadigini tahmin ediyor ve parayi az ileride can cekisen bir Meksikalinin yanindaki cantada bulmasi uzun surmuyor. Genc karisi Carla Jean ile dokuntu bir karavanda yasayan Llewelyn para dolu cantayi alirken, belki de pesine dusecek adamlarin ne turden olacaklarini tahmin ediyor ama pesine takilan Anton Chigurh insanin ancak kitaplarda okuyacagi ve filmlerde izleyecegi turden bir psikopat olarak karsimiza cikiyor. Elinde -sonradan ogrendigime gore - basincli hava ile sigir oldurmeye yarayan bir aletle dolasan Anton'un bir avantaji da para dolu cantada bir izleme aletinin bulunmasi. Yine de karisini annesinin yanina gonderen Llewelyn, elinde canta ile geceyi motellerde gecirerek yavas yavas Meksika'ya kacma konusunda cok da basarisiz olmuyor. Bu arada Anton gayet sakin hareketlerle onu takip ederken, buluttan nem kaptigi icin onune geleni olduruyor ya da yazi tura atarak kurban adaylarina bir sans veriyor. Kopruden gecerken korkuluklara tunemis kuslara ates edecek kadar acimasiz bir adam olan Anton, kendisi gibi problemli tiplerden beklenebilecegi uzere son derecede titiz. Gerceklestirdigi katliamlardan sonra kanli coraplarini hemen degistiriyor.

Bu arada Anton'un arkasinda biraktigi cesetlerden elde ettigi ipuclari ile ikilinin pesine takilan Serif Ed de Llewelyn'e Anton'dan once ulasmaya calisiyor.

Coen'lerin filminin bastaki ucte ikilik kismi klasik bir siddet, kara mizah ve takip filmi olarak gayet tutarli. Bu ucte ikilik bolumde aslinda cok da kotu bir adam olmayan Lleweyn'in hakki olmayan ama calinmis da sayilamayacak parayi pesindekilere yakalanmadan kacirmasini istemekten kendimi alamadim. Llewelyn kacma isini de uzun sure gayet guzel beceriyor. Birilerinin parmaklari kesilmedigi ya da burun ve kulaklarindaki halkalar cekilerek cikartilmadigi surece filmlerdeki siddet beni cok etkilemedigi icin, acikcasi film bu sekilde devam edip bitseydi benim icin cok da sorun olmazdi. Ama bir noktadan sonra film, kissadan hisse iceren bir film olmaya calisiyor ve genelde Llewelyn'n bakis acisinda izledigimiz hikaye birden bire Serif Ed'in ahlaki bakisini gosteren bir oykuye donusuyor. Filmin iki bolumu maalesef guzel bir sekilde birbirine baglanamamis. Ayrica o kadar siddet sahnesini insanlara mizahi bir sekilde aktardiktan sonra siddet konusunda dersler vermeye calismak bana cok dogru gelmedi. Sonradan ogrendigime gore filmin konusu Cormac MacCarhty'nin ayni adli romanindan alinmis ve film kitaba olaylarin sirasina varana kadar sadik kalinarak cekilmis. Belki de romanda okunurken gayet iyi anlasilan bazi noktalari filmde anlatmak zor oldugundan olsa gerek, filmin sonu bende baslangici ile uyumsuzmus izlenimi yaratti. Film ne Kill Bill gibi siddeti kara mizahla birlestiriyor ne de toplumsal elestiriyi iyi bir sekilde aktarabiliyor. Konusu cok benzemese de anlattigi cografya ve yol hikayesi olmasi acisindan bana bu filmle karsilastirilabilir gelen 'The Three Burials of Melquiades Estrada', sInIr bolgelerinde yasayan insanlarin hayatlarinin tekduzeliginden nasil biktiklarini, gocmenlerin yasadiklarini gayet guzel anlatiyor ve olaylari bir arkadaslik ve kadirsinaslik hikayesi omurgasi etrafinda anlatiyordu. Bu filmde, kirik dokuk karavanlarda yasayan 'loser'lar ile temiz ve tertipli evlerinde durust hayatlar suren insanlarin yasamlari gorsel olarak gayet iyi yansitilmis ama son kismi maalesef yama gibi durmus.

Filmde oyunculuklar acisinsan en cok Llewelyn'i oynayan Josh Brolin ve Serif'i canlandiran Tommy Lee Jones'u begendim. Javier Bardem psikopat Anton'u gayet iyi oynuyor ama oylesine karikaturize bir karakteri oynamak cok da zor olmasa gerek. Brolin kusurlarina ragmen Llewelyn'i sevdiriyor ve insana baska bir ortamda bu adamin aslinda su an oldugu duruma dusmeyecek kadar onurlu ve insani yonu kuvvetli biri oldugunu hissettiriyor. Bu arada filmde kisa bir rolu olan Woody Harrelson'i da ihmal etmeyeyim. Her ne kadar rolu bir 'cameo' gorunusunde olsa da ilginc oldugunu itiraf etmeliyim ama hikayeye ne gibi bir etkisi oldugunu anlamak acikcasi zor.

Filmin goruntuleri de o kadar guzel ki insanin Texas'a gidip o vahsi dogayi goresi, o ucuz motellerde kalasi geliyor.

Dikkat etmeden gecemedigim baska bir nokta ise Dublin'de filmi izledigim sinemanin neredeyse tiklim tiklim dolu olmasi idi. Turkiye'de bu tur filmler genelde kucuk salonlarda oynar. Burada salon buyuk olmasina ragmen doluydu ve sadece 1-2 kisi film bitmeden cikti. O da tahminimce siddet ve kan sahnelerinin coklugundan olmustur.

0 yorum var:

Post a Comment

<< Home