Monday, April 30, 2007

Pan's Labyrinth - Pan'ın Labirenti

Bu yıl İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Pan'ın Labirenti'ni birkaç hafta önce izledim. Anladığım kadarıyla filmin yönetmeni Guillermo del Toro İkinci Dünya Savaşı'na atıfta bulunan filmler çekmeyi seviyor. Yönetmenin yakınlarda izlediğim diğer filmi Hellboy da Nazilerle ilgili göndermelerle doluydu.

Pan'ın Labirenti, iki hikayeyi bir arada anlatıyor. Ya da belki hikayelerden biri diğerinin bir çocuğun düş dünyasındaki yansıması olarak düşünülebilir. Hikayelerden birincisi Franco'nun faşist baskısı altında yaşayan insanların dramı. İkincisi ise terzi olan babasının ölümünden sonra annesiyle birlikte, annesinin yeni kocası yüzbaşı Vidal ile yaşamak üzere taşraya gelen Ofelia'nın kafasının içerisinde fantaziler. Hamileliğinin son aylarında olan annesiyle köye ayak bastıkları andan itibaren Vidal'in ne karısını ne de üvey kızını umursadığını, tek düşüncesinin erkek olacağından emin olduğu doğacak çocuğu olduğunu anlamak zor değil. Vidal gerillalarla mücadele etmekte, bu arada emrindeki hizmetkarlar ve özellikle kahyası Mercedes'in sayesinde son derece konforlu bir hayat yaşamaktadır. O derece merhametten yoksundur ki, askerlerin ormanda yakalayıp yaka paça getirdiği baba oğulu gözünü kırpmadan öldürmekte tereddüt etmediği gibi, çantalarından gerçekten de iddia ettikleri gibi avladıkları tavşan çıktığında zerre pişmanlık duymamaktadır.

Etrafında bunlar olup biterken Ofelia, yakındaki bir labirentte Pan ile karşılaşır ve Pan'dan yıllar önce kaybolan bir prenses olduğunu öğrenir. Ancak bunu ispatlaması ve ölümsüzlüğe erişmesi için üç görevi yerine getirmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi ormanda bir ağacın içinde yaşayan ve ağacı çürütmeye çalışan dev kurbağayı öldürerek midesinden bir anahtar almak, ikincisi de gözleri avuç içlerinde olan ve çocukları yiyen insan benzeri yaratığı uyandırmadan, anahtarla açacağı sandıktan bir hançeri almaktır. Eğer bunları yaparsa sıra son göreve gelecektir.

Bu arada gerillalarla olan mücadele kızışmakta, erkek kardeşi gerillalar arasında olan Mercedes onlara yardım etmek için kendi canını tehlikeye atarken, Ofelia'nın annesi de ölüm riski altında çocuğunu dünyaya getirmeye çalışmaktadır.

Ofelia'nın Alice Harikalar Ülkesinde'yi hatırlatan maceraları değil 12 yaşında bir kız çocuğunu, yetişkin insanları bile korkudan dehşete düşürecek nitelikte maceralar. Bunları herhalde etrafındaki şiddetten etkilenen bir çocuğun hayal gücünün mahsülleri olarak algılamak lazım. Ama işin açıkçası film hakkında neler hissettiğimi kendim de pek anlayamadım. Filmi başyapıt olarak nitelendirmem mümkün değil. Çünkü iki hikayede de problemler var. Bir çocuğun fantazileri doğrusu bir yetişkin için çok da ilgi çekici değil. Gerçek hayatta geçen hikaye ise çok fazla tek boyutlu: Vidal tüm kötülüklerin timsali gibi. Bana Dickens'ın Antikacı Dükkanı romanındaki Quilp'i hatırlattı. Babasının ölümü ve kendisine bıraktığı miras ile ilgili duyguları onu biraz insan yapıyor ama onun gibi bir karakteri işleyebilmek için Charles Dickens gibi bir usta olmak lazım.

Film görsel açıdan son derece başarılı. Benim çok sevdiğim yemek hazırlama sahnelerinden bol bol var. Oyunculardan özellikle Mercedes'i oynayan aktristi (Maribel Verdu) beğendim. Filmin dili İspanyolca olduğu için altyazıları takip etmek zorunda kaldım. Belki orijinalinden izlesem daha çok beğenirdim.

Yine de haksızlık etmemem lazım. Pan'ın Labirenti'ni erişmeye çalıştığı başyapıtlarla karşılaştırmak yerine harcıalem filmlerle karşılatırsaydım sonuç daha farklı olurdu.

Tuesday, April 24, 2007

El Camino de los ingleses - Yaz Yağmuru

Hakkında fikir sahibi olmadan gittiğim Yaz Yağmuru, bir daha etraflıca araştırmadan film izlememek konusundaki kararımı iyice pekiştirdi. Başka bir filme gitmişken Mehmet'in merakı sonucu gittiğimiz bu film, anladığım kadarıyla İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş. Bu saçmalıkları kim seçip de festival programına koyuyor anlamadım.

Film, 1970'lerde, İspanya'nın ahlakı en düşük insanları arasında yer aldıklarını düşündüğüm beş gencin hayatından bir kesit anlatıyor. Bir böbreği ameliyatla alınmış olan Miguel, bir nalbur dükkanında çalışıyor. Ameliyat için hastanede yatarken yan yatakta yatan ve sonradan ölen yaşlı adamın verdiği İlahi Komedya sayesinde şairliğe özeniyor. Bu arada bir havuz başında eğlenirken, dans okuluna gitmek isteyen ama maddi durumu buna elvermeyen Luli ile tanışıyor. Diğer üç gençten ikisi olan "Bayan Vücut" lakaplı kızla erkek arkadaşı, ortalık yerde sevişip duruyor. Beşinci genç ise mahallenin yosması olduğunu düşündüğüm şişman kızla yine başkalarının şahitliği altında birlikte oluyor. Bu beşinci çocuk bu kızı seviyor mu pek anlamadım, çünkü kızı başkası ile yakalayınca kızıyor. Ama oğlum yani kız seninle bu işi bu kadar aleni yaparsa herkesle yapar tabii.

Neyse...Hikayede kim olduklarını ve ne işe yaradıklarını anlamadığım birkaç kişi daha var. Bunlardan biri olan kadın bir ara intihara teşebbüs ediyor ama ölmüyor. Bu arada Luli kadın iç çamaşırı satan bir adamla tanışıyor ve dans okulunun ücretini ödemesi karşılığında adamla birlikte oluyor. Bunu fark eden Miguel de daktilo öğretmeni olan orta yaşlı bir kadınla ilişkiye giriyor. Film böyle kimin eli kimin cebinde belli olmaz şekilde ilerlerken şairane laflar eden bir ses bize yol gösteriyor. Bu şiirselliği de pek anlayamadım ama hakkını yemeyeyim belki çeviri sırasında anlam kaybı oluyordur. Dil İspanyolca olduğu için orijinalini takip etme şansım olmadı.

Yönetmen Antonio Banderas'ın amacı sanırım gençlik sancılarını şiirsel bir dille anlatmak ama açıkçası ben ortada anlatmaya değer birşey bulamadım. Aslında filmin başında Miguel'in ameliyatına ait görüntüleri kırmızı tütü giymiş bir balerinin ameliyathanede dansı ile birleştirmesinden bizi neyin beklediğini biraz tahmin etmiştim. Zaten film ilk yarının sonlarına kadar değişik çiftleşme kombinasyonları şeklinde devam ediyor. İkinci yarıda biraz birşeyler oluyor ama ne oluyor, niye oluyor pek anlaşılmıyor. Görüntüler, renkler fena değil ama böyle çorba şeklinde bir hikayeyi (ya da hikayenin olmaması diyelim) görüntüler de kurtaramıyor.

İşin acı tarafı aktörlerden bazıları gayet iyi performans gösteriyor. Daktilo hocası ve şişman kızla birlikte olan çocuk gayet iyiydi. Acıdım doğrusu oyunculara.

12.5 milyonu ve bir buçuk saat zamanı çöpe atmak istemiyorsanız uzak durun derim.

Loves me...Loves me not - Seviyor Sevmiyor

Geçenlerde televizyonda izlediğim bu film Audrey Tautou'nun filmleri arasında en çok beğendiklerimden biri oldu. Başlarda filmin karışık ve bölük pörçük olduğunu düşünmüştüm ama filmin ikinci yarısını izleyince taşlar birer birer yerine oturdu.

Kahramanımız Angelique, evli bir doktor olan Loic'e aşıktır. Kendisinden hoşlanan David'e ve ev arkadaşına sürekli Loic'in eşinden ayrılacağını, doğum gününde bululaşacaklarını ya da beraber tatile gideceklerini söylemekte ama bir türlü doktorla birarada görünmemektedir. Bu arada Loic hamile olan eşiyle hakikaten tartışır, eşi motosiklet kazası sonucu bebeğini kaybeder, tesadüf eseri Angelique aynı gün mopedi ile kaza yapar, Loic hastalarından birine muayenehanesinde saldırır, kendisine dava açılınca hastası evinde bir kavga sonucu kalpten ölmüş olarak bulunur. Tabii bu ilginç gelişmeler Angelique'in olaylardaki rolü konusunda aklımızda şüpheler uyandırır.

Filmin ikinci yarısını izlediğimizde olayları Loic'in gözünden görürüz. Loic'in karısını ne kadar çok sevdiğini, bebekleri olacağını öğrenince ne kadar sevindiğini, isimsiz bir hayranından aşk mesajları almasının karısıyla arasını nasıl açtığını, sürekli muayeneye gelen hastalık hastası orta yaşlı kadından hatta erkek masöründen nasıl da şüphelendiğini görürüz.

Filmin ikinci yarısı birinci yarıda Angelique'in açısından gördüğümüz olayların gerçekte nasıl cereyan ettiğini gayet güzel anlatıyor. Angelique'in saplantısının tıptaki adı "Erotomania" imiş. Yani birinin kendisine aşık olduğunu zannetme hastalığı. Hatta "Taksi Şoförü"nü izledikten sonra Jodie Foster'a alık olup Ronald Reagan'a suikast teşebbüsünden bulunan manyak da bu hastalıktan muzdaripmiş. Filmin ilginç olan tarafı, Angelique'in saplantısı nedeniyle yaptığı şeyleri gayet neşeli bir şekilde anlatması. Film hiçbir zaman "Öldüren Cazibe"ye dönüşmüyor. Renkler gayet canlı ve sıcak. Ortalık ışıl ışıl. Angelique de giriştiği kıyımı gayet güleryüzlü ve kaygısız bir şekilde sürdürüyor.

Film kara mizah türünün iyi örneklerinden. Audrey Tautou da Angelique'i ayet güzel oynamış. Ağzının o çocuksu çarpıklığı role çok yakışmış.