Sunday, October 15, 2006

The Wind That Shakes The Barley - Özgürlük Rüzgarları

Az önce FilmEkimi kapsamında gösterilen Ken Loach filmi The Wind That Shakes the Barley'i izledik. Cillian Murphy başrolde olmasının da etkisiyle merakla beklediğim bu filmin beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını söylemeliyim.

Hikaye 1920'lerin hemen başında İrlanda'da geçiyor. İngiltere'den bağımsız bir cumhuriyet için oylama yapan İrlanda'da, İngiliz askerleri yerli halkı acımasızca katletmektedir. İki gün sonra tıp eğitimini sürdürmek için Londra'ya gidecek olan Damien, ismini İngilizce olarak söyleyemediği için İngiliz askerleri tarafından dövülerek öldürülen Micheail'in ölümü yüzünden kalıp IRA'ya katılmaya karar vermese de trene binmek üzereyken kondüktörün askerler tarafından hırpalandığını görünce fikrini değiştirecektir.

Damien, kardeşi Ted ile birlikte İrlanda'nın bağımsızlığı için savaşan IRA'ya katılır. Bu "gerilla" grubu İngiliz askerlerine pusu kurmakta, İngiliz hükümetinin başını ağrıtmaktadır. Yakalandıklarında ise Ted'in tırnaklarının kerpetenle sökülmesi gibi vahşi işkencelere maruz kalmakta, hatta yargısız infaz edilmektedirler.

Filmin ortalarına kadar süren bu mücadele sonrasında İrlanda ile İngiltere arasında imzalanan ve İrlanda'nın İngiliz kolonisi olarak kalması ama gümrük vs konusunda bağımsız olmasını öngören (siyasi olarak doğru ifade kullandım mı bilemiyorum) anlaşma, Damien ve Ted'in arasını açacaktır. Başta barışçıl davranan Damien elde edilen sonucu yeterli bulmazken; Ted karara karşı çıkmanın onları başladıklarını noktaya getireceklerini düşünmektedir. Sonuçta iki kardeş arasında trajik bir olay yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Açıkçası ben filmin daha ilk 15-20 dakikasında bazı sinyalleri almaya başlamıştım. Savaş filmlerini pek sevmediğim için "Eğer tüm film bu savaştan ibaret olacaksa yandık" diye düşünmüştüm. Ama mesele benim tür olarak savaş filmlerinden hoşlanmamam değil, İrlanda'nın bağımsızlık mücadelesinin son derece kuru bir anlatımla, adeta tarih kitabı havasında anlatılması. Wikipedia'yı açıp konuyu detaylıca okusam bundan daha heyecanlı olurdu. Yönetmen Ken Loach ne hikayeye drama katabiliyor ne de karakterlere kendimizi kaptırmamızı sağlıyor. Cillian Murphy'yi diğer filmlerinde çok beğenmeme rağmen onun performansı bile beni tatmin etmedi. Film öyle formüle ilerliyor ki: Damien dövülen kondüktörü görüyor IRA'ya katılıyor. Yetersiz beslenmeden dolayı hastalanan bir çocuk görüyor, sosyalist oluyor (gerçi başta da bunun işaretleri vardı ama). Filmde İngilizler tek boyutlu karakterlerden ibaret. Ne isimleri akılda kalıyor, ne yüzleri. Damien'ın Sinead'le olan aşkı da zerre kadar ilgilendirmedi beni. Hele ateşkesten sonra hikaye iyice donuklaşıyor.

Filmin hikayesi şimdiye kadar onlarca kez izlediğimiz bir hikaye. Fakir bir ulusun güçlü bir devlet tarafından ezilmesi, haksızlıklara uğraması, buna baş kaldırması, bu yolda kardeşin kardeşi vurması... Eğer bu hikayeyi anlatırken yeni birşeyler katmayacaksak böyle bir film çekmenin anlamı ne? İrlanda tarihi üzerine bir belgesel izlemiyouz ki.

Filmin görüntüleri, renkleri, kostümleri vs gayet güzel. Dönemin uzmanı değilim ama özenle hazırlandığı belli. Teknik olarak bir problem yok ama açıkçası topu topu 8-10 kişinin IRA'yı temsilen İngilizlerle mücadele etmesi sanki biraz çocuk oyunu gibi geldi bana. Tırnak çekme, 15 yaşında çocuğu ihanet etti diye vurma sahneleri falan da ucuz duygusallık gibi geldi bana. Aslında filmin kuru ve uzak tonu olmasa bunlar göz ardı edilebilir ama maalesef filmde akılda kalacak, beni etkileyen tek bir nokta bile bulamadım. Film sıradan bir bağımsızlık mücadelesi hikayesi olmaktan öteye gidemiyor ne yazık ki.

Bu arada şunu da söylemeden edemeyeceğim: Film Cannes'da büyük ödülü oybirliği ile almış. Bu da gösteriyor ki sanat politikaya teslim olmuş durumda. Günümüzün önemli olayları ile paralellik gösteriyor ve haklı bir davayı anlatıyor olması bir filmin ödüllendirilmesi için yeterli. Hikayeyi nasıl anlattığını hiç önemi yok anlaşılan.

Saturday, October 14, 2006

The İmam

Sinemalarda oynadığı zamanlarda filmi izleyen bir arkadaş "The İmam"ı ne kadar saçma bulduğunu hararetli bir şekilde anlatmıştı. Bu gece televizyonda tam başını yakalayınca biraz bakayım dedim. Genelde filmlerin en başından belli oluyor ne kadar saçma oldukları.

"The İmam" imam-hatip lisesi mezunu bilgisayar mühendisi Emre'nin liseden arkadaşı Mehmet'in, Emre'nin şirketine gelmesiyle başlıyor. Ancak Mehmet Emre'yi değil Emrullah'ı aramaktadır. Çünkü Emrullah "çağdaş" Türkiye'de kendisine yer bulabilmek için imam-hatipli olduğunu saklamış ve ismini de modernleştirmiştir. Mehmet'in Emre'yi neden aradığını tam anlayamadım ama mide kanseri olduğunu ve imamlık yaptığı köye yerleşen "göçer"lerin, köyün yerlisinden bir kısım tarafından (özellikle de marangoz Feyzullah tarafından)camiden soğutulmasından korktuğu için tedavi sırasında aklının köyde kaldığını anlıyoruz.

Emre ismini değiştirmiştir ama İslam'ın kurallarına riayet etmekten vaz geçmemiştir. Dahası iş dünyasının acımasızlığı yüzünden insani duygularını da kaybetmemiştir. Hemen arkadaşını lüks bir hastaneye yerleştirir ve Ramazan ayı boyunca köyde imamlık yapmayı teklif eder. Hala köy imamlığı var mı bilmem; benim bildiğim imam hastalansa Diyanet vekil tayin eder. Neyse detaylarla uğraşmayalım.

Filmin sinopsisinde "İmam-hatip lisesinden mezun olduğunu saklayan bilgisayar mühendisinin kimlik bunalımını anlattığını" okuyunca köyde imamın içsel sancılar falan çekeceğini sanmıştım ama filmin köyde geçen kısmı didaktik bir dizi film havasında. İmam uzun saçı ve motosikleti ile köyün bir kısmının tepkisini çekiyor ama sağduyulular çoğunlukta. İmamımız çocuklara elifba yanında bilgisayar öğretiyor, muhtarın güzel ve akıllı kızı traktörle çamura sağlanınca motorunun arkasına atıyor, dedikodu olunca Hz. Aişe'nin vakasını örnek gösteriyor vs. Emre'nin, Mehmet'e sürekli "101 Mehmet, Aziz Pirim" demesi ve köyün delisinin ilk bir iki seferde çok da kötü olmayan saçmalamalarının defalarca tekrar edilmesi haricinde son 30-35 dakikaya kadar film en azından birçok diğer Türk filminden daha kötü değil. Eğitici bir TV filmi ya da dizisi havasında. Ama Feyzullah'ın sürekli aşağıladığı oğlu Tarık'ın Emre'nin motorunu alıp köyde tur atmasıyla başlayan bölüm insana sıkıyor. Tarık motorla dolaşırken birden meydandaki bir saman balyasına girip sırra kadem basıyor. Bari balyanın bir ucu duvara falan dayalı olsa. Herkesin gözü önünde nasıl kaybolur insan!!! Tabi oğlu yer yarılıp içine giren Feyzullah bu tür fimlerde genelde olduğu gibi (Bknz. Babam ve Oğlum) sıyırıyor: O da motora binip köyü dört dönüyor ve herkese Tarık'ı soruyor. Bu arada bizim imam Emre tamamen filmin odağının dışında kalıyor. Zaten Emre'yi oynayan aktörün performansı film boyunca zayıf; Feyzullah ondan rol çalıyor ama bu sahnelerde Emre'nin kenarda durup bön bön bakması biraz tuhaf olmuş. Tarık'ın "Disappearance of Finbar" tarzı kayboluşu mutlu sonla bitiyor ama bu arada bizi de afakanlar basıyor.

Yukarıda bayağı eleştirdim ama aslında film beklediğim kadar kötü değildi. Sonunda dramanın dozunu artırmak isterken konuyu dağıtmasalar didaktik bir TV filmi olarak kabul edilebilirdi. Ama imam-hatip meselesine filmin başındaki 1-2 cümle hariç hiç değinememesi, bir saati zor dolduracak konuyu uzatmak için sürekli tekrarlar yapması, başladığı hikayeleri bitirememesi (muhtarın kızı Zehra'yla o kadar bakışmalar sırf Hz. Aişe olayına referansta bulunmak için miydi?)

Filmde iki sahneye dikkat çekmek isterim: Aşırı hızdan yakalanma sahnesinde Emre polislere "Ben bilgisayar mühendisiyim" diyor. "Ben doktorum" demeyi anladım da bunu anlayamadım.

Bir de filmin sonunda Emre'nin cenaze yıkadığı sahne var. Emre'nin okul dönemini hatırlarken kızların onunla ne diye dalga geçtiklerini ancak en sonunda anlayabildim: "Ölü yıkayıcısı" diyorlarmış. Bu arada hayatımda ilk defa cenaze yıkama sahnesi gördüm. İlginçti.

Monday, October 02, 2006

G.O.R.A.

Cem Yılmaz'ın filmi sinemalara geldiği zaman (hatta gelmeden) uzun uzun konuşulmuş, tartışılmıştı ama ben GORA'nın da Kahpe Bizans ya da Abuzer Kadayıf'tan daha iyi bir film olmayacağını düşündüğüm için sinemaya gidip filmi izlememiş, TV'de yayınlandığında izler bir eleştiri yazarım demiştim.

Hafta sonu TV'de yayınlanan filmin tamamını izleyemedim, çünkü sonlara doğru çok fazla reklam vermeye başladılar. Film de son derece sıkıcı bir hal almıştı, daha fazla zaman harcamaya değmeyeceğini düşündüm. Arif ve arkadaşlarının GORA'dan kaçmak üzere gezegenin yüzeyine çıktıkları yere kadar izledim. Buraya kadar olan kısımla ilgili fikirlerimi yazayım.

Film, halı tüccarı Arif'in uzaylılar tarafından kaçırılıp GORA gezegenine götürülmesi ile başlıyor. Cem Yılmaz Arif karakteri yanında, GORA'lı kötü adam Kumandan Logar'ı da oynuyor. Filmin baştaki 15-20 dakikası Cem Yılmaz'ın "stand-up" vari esprileriyle, insanı güldürmeyi başarıyor. Ben Cem Yılmaz'ın şovuna da bir kez gittim, çok da güldüm ama bir daha gitmem. Cem Yılmaz'ı zeki ve komik de buluyorum. Yalnız bütün stand-up'lar böyle midir bilmem ama insan çıkınca hiçbir şey hatırlamıyor. Zaman israfı gibi geldi bana.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Arif'in GORA'daki yaşantıya ayak uydurmaya çalışması arka arkaya eklenmiş skeçlerden başka birşey değil. Herhangi bir bütünlük yok. Sanki espriler önceden hazırlanmış, esprileri patlatmak için mekanlar ayarlanmış gibi. Zaten bir süre sonra espriler de tükeniyor. Espri dediğimiz de her zamanki formül: Eşcinsel bir adam (daha doğrusu robot), bilim kurgu filmlerine göndermeler (5. Element) falan filan. 5. Element'le ilgili espriler bana hiç de komik gelmedi zaten. Ama herkesin espri anlayışı farklı tabii.

İlk yarım saatten sonra gülünecek birşey de kalmayınca filmin izlenirliği iyice azalıyor. Film ciddi bir film olmasa da en azından bir hikayesi olmalı. Öyle Benny Hill Show tarzı esprileri arka arkaya getirerek film yapılmaz. Film, efektleri itibari ile yenilikler yapmaya çalışıyor ama ben görüntüleri de beğenmedim. Acaba TV'ye aktarılırken mi bozuldu görüntü diyorum. O filtreler falan neydi?

Ben bu tür filmleri izleyince hep şunu düşünüyorum. Bu filmin yönetmeni ya da akıl babası Cem Yılmaz, filmi çekerken acaba ne düşünüyordu? Filmin gerçekten iyi bir film olacağını mı düşündüler yoksa "Bizim millete reklamla herşeyi izletebilirsin" mantığıyla mı çektiler filmi? Cem Yılmaz akıllı bir adam. Böyle bir filme gerçekten inanarak mı girişmiş? Yoksa zaten zengin olan lüks spor araba koleksiyonuna birkaç araba daha katmak için paraya mı ihtiyacı vardı? Oyuncular senaryoyu okuyunca gerçekten iyi bir filmde oynayacaklarına inandılar mı? Yoksa "Napalım, bu ülkede bu kadar iş yapılır" diyerek ortalamanın altında filmlerde oynamanın kaderleri olduğunu mu düşündüler?

Bazı filmler sinemada çekilmez ama TV'de izlenebilir. Örneğin "Scary Movie 3". Bazı sahnelerine hakikaten çok gülmüştüm. Espriler bitince de gidip mutfaktan birşeyler atıştırabiliyordum, ya da kanal değiştirebiliyorum. GORA o kadar da olmamış. Evrensel komedi olmaması bir kenara, yerel esprileri bile yetersiz. Zaman harcamaya değmez.