Sunday, September 24, 2006

Ae fond kiss - Duygudan da Öte

İngiliz filmleri sinemalara geldiğinde kaçırmamaya çalışıyorum. Hem İngiliz oyuncularını sevdiğim hem de İngilizlerin aksanlarına bayıldığım için gelen her İngiliz filmini izlemeye çalışıyorum.

Bu hafta da sinemalara benim aslında pek tanımadığım ama toplumsal konuları ele alışıyla oldukça meşhur olduğunu bildiğim Ken Loach'un Müslüman bir Pakistanlı ile Katolik bir İrlandalı kadın arasındaki aşkı anlattığı film gelince hemen gidip gördük.

Casim (Kasım olsa gerek) 40 yıl önce İngiltere'ye göç etmiş Pakistanlı bir ailenin tek oğlu. Bir ablası(Rukshana) ve bir kız kardeşi (Tahara) var. Sonradan öğrendiğimize göre ablası üniversite eğitimi almış olmasına rağmen daha muhafazakar. Kız kardeşi ailenin en asi çocuğu. Casim ise DJ'lik yapacak ve bir gece kulübü açma hayalleri kuracak kadar modern ama Pakistan'daki teyzesinin kızı ile alesinin isteği üzerine nişanlanacak kadar gelenekçi bir çocuk.

Casim, Tahara'nın okuduğu Katolik okulunun başarılı müzik öğretmeni Roishin ile tanışınca işler karışıyor. Roishin ile romantik bir ilişkiye giren Casim, ailesini küçük yaşta kaybeden ve 19 yaşında bir evlilik yapan Roishin'e nişanlı olduğunu ancak İspanya'da ailesinden gizli bir tatil kaçamağı yaparken gerçirdikleri tutkulu bir geceden sonra söyleyebiliyor. Tabii Roishin kendisinin evlilik öncesi son bir bekarlık macerasına alet olduğunu düşünmekten kendisini alamıyor. Casim önce ailesinin isteklerine uymaya karar veriyor ama sonra kızkardeşi Tahara'nın ailesine yaşadıkları şehir olan Glasgow'dan uzakta hem de onların istediği meslek olan tıp yerine gazetecilik okuyacağını söylediği gün fikir değiştiriyor. Evden ayrılıp Roishin'le birlikte yaşamaya başlayınca, Casim'in ailesi oğullarını, yarının ne olacağını bilmediği bu ilişkiden ve kendisini belki de iki ay sonra eski sevgilileri arasına katacak bu beyaz kadından ayırmak için duygu sömürüsü dahil çeşitli yöntemler denemeye başlıyorlar.
Bence burada yönetmenin başarısı, Pakistan'lı ailenin Batılı değerlere son derece zıt tutuculuğunu anlamaya çalışması. Loach, Casim'in ailesinin tepkisini basit bir bağnazlık olarak algılamıyor; ailenin İngiltere'de yaşadığı dışlanmayı ve Pakistan'ın Hindistan'dan ayrılması sırasında atlattığı travmayı davranışlarının açıklaması olarak ortaya koyuyor. Bu arada kendi toplumunu bu tür bağnazlıklardan münezzeh sanan Roishin evlilik dışı ilişkisinin çalıştığı okuldaki geleceğini tehlikeye attığı görünce kazın ayağının öyle olmadığını anlıyor. Burada özellikle Roishin'in görüştüğü Katolik rahibin performansına dikkat çekmek isterim: Birkaç dakika süren bu sahne filmin en etkileyici sahnelerinden biri.

Filmin başarılarının yanında kusurları da var tabii. Bunlardan en önemlisi filmi beraber izlediğim Mehmet ve Ayşe'nin benden önce dikkat ettiği şu nokta: Casim ile Roishin'in aşkı biraz hızlı ilerliyor. Casim'in, ailesini kaybetmek pahasına mücadele edecek kadar aşık olduğuna inanmak zor. Zaten Casim hiçbir zaman güçlü bir karakter olarak ortaya çıkmıyor. Sürekli gelgitler yaşayan bir genç. Ayrıca her ne kadar Roishin'i oynayan Eva Birhtistle iyi bir oyuncuysa da yaptığı bazı şeylerin empati uyandırması zor: Örneğin işini kaybettiğinde Casim'in gitmesine izin vermediği sahnede insanı sinir ediyor. Ama belki de bu, Loach'ın iki sevgiliyi mükemmel olmayan karakterler olarak çizme isteğinden kaynaklanmış olabilir.

Film, aslında daha önce defalarca anlatılmış bir öyküyü anlatıyor. Hatta bizim ülkemizin insanları için bu hikaye çok daha tanıdık. Ama yine de şu iki noktayı anlatmada çok başarılı: 1. Çocuklarınızı son derece kozmopolit bir ülkede yetiştiririken onların sizin geldiğiniz kültüre kendiniz kadar bağlı olmasını bekleyemezsiniz. 2. Aşkta ve evlilikte garanti yoktur.Bir ay da sürebilir, bir ömür de. Ama yarın bitebilir diye hiçbir şeye başlamamak insan doğasına uygun birşey değil.

Not: Filmdeki iki aşk sahnesi biraz fazla ayrıntılı. Biz yüzümüzün kızarmasına engel olamadık. Filme gitmeyi düşünenler bunu göz önüne almalı.

Birth-Doğum

Nicole Kidman'ın 10 yaşında bir erkek çoçuğu ile küvete girmesiyle oldukça ses getiren "Birth"ü geçenlerde TV'de izledim ama meşhur sahneyi TV kanalı kestiği için görmek fırsatı olmadı.

Film Anna'nın (Nicole Kidman) kocasının Central Park'ta koşu yaparken bir köprünün altında yere yığılıp ölmesi ile başlıyor. Tam o anda bir bebeğin doğumuna şahit oluyoruz. Ama esas olanlar bundan 10 yıl sonra gerçekleşiyor. Anna onca yıldan sonra nihayet kocası Sean'ın acısını bir kenara atabilmiş ve Joseph'le evlenmeyi kabul etmiştir. Ama, Anna'nın ailesinin Cetral Park'ın doğu yakasındaki saray yavrusu dubleks dairesinde yapılan doğum günü partisi sırasında gizlice içeriye giren 10 yaşındaki bir çocuk Anna'ya "Ben Sean" deyince işler karışır. Tabii "Ben Sean" derken çocuğun kastettiği isminin Sean olduğu değil, kendisinin Anna'nın 10 yıl önce ölen kocası Sean olduğu.

Anna'nın ve ailesinin çocuğun sözlerine olan tepkisi başta son derece kontrollü. Hatta bana biraz tuhaf geldi. Ben olsam "Ne diyorsun sen velet!!!' der, kulağından tutar kapının önüne koyardım. Gerçi Anna da yakasından tutup kapının önüne koyuyor ama onun tepkisi çok daha kontrollü. Herhalde köklü bir New York ailesinin uzun bacaklı bir kızı olunca tepkiler daha kibar oluyor.

Çocuğun gelmesinden itibaren biraz kafası karışan Anna, Sean'ın kendisi ve kocası hakkında kendilerinden başka kimsenin bilemeyeği şeyleri bilmesi karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Durum öyle bir noktaya geliyor ki Anna Sean'a "21 yaşına geldiğinde evleniriz." diyecek kadar ileriye gidiyor.

Reenkarnasyon falan gibi safsatalara inanmayan biri olarak açıkçası Sean'ın ruhunun başka bir bedende dünyaya gelmesi fikri beni pek etkilemedi. Ayrıca filmin sonunda çocuğun Sean hakkında bildiklerini nereden öğrenmiş olabileceğine dair ortaya atılan ama aslında tam olarak boşlukları doldurmayan tez bence biraz filmin odağını değiştirmiş. Aslında belki de şunu söylemek lazım: Filmin odağı yok. Film reenkarnasyonun varlığı üzerine bir film mi; yoksa bir kadının ölen kocasının ardından duyduğu acıyla neler yapabileceğini anlatan bir film mi; yoksa zaman zaman insanın tüylerini ürperten bir gerilim filmi mi ben pek anlamadım. Açıkçası bana Nicole Kidman'ın (Others - Diğerleri) filmini hatırlatmadı değil. Zaman zaman gerilim filmi havasını vermesinin en önemli sebebi filmin müzikleri. Ayrıca çocuğun koridorda yere yığıldığı sahne ve kendisinin Sean olduğundan şüphe ettiği sahne tüylerimi bayağı ürpertti.

Ama yine de filmden etkilenmekten kendimi alamadım. Nicole Kidman'ın yüzü o kadar etkileyici, performansı öyle yürek burkucu, filmin görüntüleri o kadar güzel, ailenin Anna, annesi, kız kardeşi ve onun kocası hep birarada yaşadıkları dubleks daire o kadar güzel, yemek odasının duvarındaki yeşil duvar kağıdı o kadar etkileyici ki yine de filme kötü diyemeyeceğim. Bence seyredilebilecek bir film. Hikayeyi biraz daha değişik bağlasalarmış daha farklı olabilirmiş ama yine de izlemeye değer.

Monday, September 11, 2006

Closer - Daha Yaklaş

Dün akşam TV'de izlediğim "Daha Yaklaş" başka bir yönetmenin elinde, başka oyuncuların oynadığı bir film olarak çekilseydi herhalde dayanılmaz derecede kötü olurdu ama şu haliyle her ne kadar "Bu dört kişi ne kadar rezil!" demekten kendimi alamasam da filmin tuhaf bir çekiliciliği olduğunu kabul etmem lazım.

Film Londra'da geçiyor ve cenaze haberleri yazarı Dan(Jude Law) ile Amerikalı striptizci Alice(Natalie Portman)'in karşılaşmaları ile başlıyor. Az sonra Dan'in portre fotoğrafçısı Anna(Julia Roberts)'ya kitabının kapağı için fotoğraf çektirmesine tanık oluyoruz. Dan bir yıldır Alice'le birliktedir ve Alice'ten esinlenerek bir kitap yazmıştır. Kocasıyla kendisinden daha genç bir kadın yüzünden ayrılan Anna ve Dan arasında hemen bir elektriklenme olur ama Anna buna karşı çıkar. Az sonra içeri gelen Alice durumu anlayacak ve yanaklarından yaşlar süzülürken Anna'ya poz verecektir.

Anna'dan yüz bulamayan Dan, gece internette kendisini kadın olarak tanıtarak Larry adlı bir dermatologla müstehcen bir konuşmaya dalar. Adının Anna olduğunu söyleyerek Larry(Clive Owen)'ye randevu verir.... ve tabii ki Larry'nin randevu yerine gittiği anda tesadüfen Anna ordadır. Dan, istemeden ikisi arasında birşeylerin başlamasına yol açar.

Film bundan sonra ha bire birilerinin birilerini aldattığı bir farsa dönüşüyor. Aldattıklarını birbirlerine itiraf ederken son derece teatral konuşmalar yapıyorlar. Tabii bu arada süper "cool" giyinip, süper "cool" yerlerde yaşıyor, süper "cool" nevresim takımları kullanıyorlar. "Yalan Rüzgarı" gibi ana karakterlerin birbirleri ile kombinasyonlar yaşadığı bu film, diyalogları, insanın kafasını zaman zaman karıştıran kurgusu, modern görüntüleri ve özellikle Portman ve Owen'ın oyunculukları sayesinde çok ilginç bir filme dönüşüyor. Filmin biraz tiyatro oyununa benzediğini söylemek lazım. Ayrıca insanlar ağza alınmayacak lafları gayet kolayca sarf ediyorlar. Repliklerin en az üçte birini Türkçe'ye çevirmeye kalksam yüzüm kızarır. Yalnız "chat" sahnesinde yüksek sesle güldüğümü kabul etmem lazım.

Filmde Larry ve Alice karakterleri biraz sempati uyandırıyor ama karakterler o kadar soğuk ve bencil ki temelde hiçbiriyle özdeşleşmek mümkün değil. Bu göz önüne alındığında filmi izlenebilir kılma konusunda yönetmenin oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım.

Yine de midesi bu çapraşık ilişkiler zincirini kaldıramayacak olanlar izlemesin derim.