Karayip Korsanları - Ölü Adamın Sandığı
"Karayip Korsanları - Siyah İnci'nin Laneti", Johnny Depp'in canlandırdığı Kaptan Jack Sparrow ile Geoffrey Rush'ın oynadığı Kaptan Barbosa ve son derece eğlenceli bir senaryo sayesinde o yazın hitlerinden biri olmuştu. Neredeyse baştan sona dopdolu geçen filmin sonlarına doğru uzayan dövüş sahneleri biraz canımı sıkmış, filmden aldığımız tada biraz gölge düşürmüştü ama yine de film ağzımızda iyi bir tat bırakmıştı. İki devam filminin çekileceğini öğrenince de bayağı sevinmiştik. Maalesef serinin ikinci filmi olan Ölü Adamın Sandığı'nda ağızda kötü tat bırakan o sahnelerden çok fazla var.
Film, ilk filmin sonunda evlenmek üzereyken bıraktığımız Elizabeth ve William'ın nikahının kendilerini tutuklamaya gelen askerler tarafından bölünmesiyle başlıyor. İki sevgiliyi tutuklayan kişi denizleri kontrol etmeyi amaçlayan bir bürokrat. Gençlerden istediği ise Kaptan Sparrow'un pusulasını getirmeleri. Bu arada Kaptan Jack Sparrow, William'ın babası Will Turner'ın kendisine görünen hayaletinin getirdiği haberle dehşete düşmüştür. Turner, Jack'e kendisinden bir ruh alacağı olan Davy Jones'un peşine düştüğünü söylemiştir. Kaptan Sparrow Davy Jones'un bir sandığa sakladığı kalbini bulmak için yola düşünce tabii ki bir süre sonra gençlerle yolunun kesişmesi doğal olacaktır.
Filmin daha ilk başı biraz fazla kalabalık ve karmaşık ama ilk yarının sonlarına doğru oldukça eğlenceli bir hal alıyor. Özellikle büyücü Tia Dalma ve Davy Jones sayesinde. İlk filmdeki anti kahraman Barbosa nasıl rol çalıyorsa burada da Davy Jones aynısını yapıyor. Hem de yüzü tamamen ahtapot bacaklarıyla kaplı olmasına rağmen. Jones'u Billy Nighy'nin oynadığını duyunca hiç şaşırmadım. Ancak onun gibi biri bunu başarabilirdi. "28 Gün Sonra" ve "Tristram Shandy" den tanıdığımız Naomi Harris'in Tia Dalma'sını da çok sevdim. Jamaika aksanı çok güzel.
İlk yarıda Kaptan Jack'in yerlilerin arasına düştüğü bölüm, gemi mürettebatının kafesler içerisinde kayalıkları tırmandığı sahneler haricinde çok sinir bozucu. Yerlileri önlerine gelene tapan yamyamlar olarak göstermek hiç de orijinal değil.
İkinci yarıda film tamamen zıvanadan çıkıyor. Hele, kumsalda başlayıp dev bir tekerleğin üzerinde dakikalarca süren üçlü bir düello sahnesi var ki bir an önce bitsin diye dua ettim. Bir de ortaokul çocuklarının zekasına hitap edecek "komik" sanılan sahneler var. Bu kadar kalabalık bir filmde bir de Kraken adında mitolojik deniz canavarı ortaya çıkıyor.
"Yüzüklerin Efendisi"ndeki Legolas karakteri sayesinde geniş bir hayran kitlesi edinen Orlando Bloom, donukluğundan ve sıkıcılığından hiçbir şey kaybetmemiş. Keira Knightley ve Bloom ilk filmdekinden daha da az öneme sahipler. İlk filmde Knightley'in birkaç güzel repliği vardı. Burada o da yok.
Filmin efektleri çok güzel. Özellikle Davy Jones'un mürettebatının makyajları harika. Mekanlar da çok başarılı ama bunlar filmi kurtarmaya yetmiyor.
Film iki buçuk saatten uzun sürüyor. Yarım saat kısaltsalar yukarıdakileri yazmazdım sanırım. Hele sonunun bağlanmayıp üçüncü filmi beklememizin söylenmesi iyice sinir bozucu. Hollywood yapımcılarının bir hikayeyi son damlasına kadar sağma merakı kabak tadı vermeye başladı.
Not: Alin Taşçıyan'ın
Milliyet gazetesindeki yazısından hiçbirşey anlamadım. Başını ve sonunu okusanız filmi çok beğenmiş sanırsınız. Sadece ortaları okusanız film kötüymüş dersiniz. Böyle eleştiri mi yazılır? Eleştirmenin film hakkında net bir fikir ortaya koymasını beklerim. Film hakkında bir sürü yorum okudum hiç böylesini görmedim.
Kapattığım blogda yer alan bazı film eleştirilemi buraya kopyala-yapıştır yapıyorum.
Yanlış Hesap - Intermission
"Yanlış Hesap" Dublin'de geçen ve aynı bölgede yaşayan bir grup insanın kesişen hayatlarını anlatan bir film. Colin Farrel'ın oynadığı Lehiff "low-life" bir hırsız (gerçi hırsız olup da "Haylayf" olan yoktur herhalde), Cillian Murphy'nin oynadığı John da bir süpermarket çalışanı. John, sevgilisi Deidre'yi denemek için bir süre ondan ayrılmış ancak Deidre daha bir ay geçmeden orta yaşlı bir banka müdürü bulmuş ve hatta adam onun evine taşınmış. John'un iş arkadaşı Oscar da bir türlü sevgili bulamayan, Coupling'deki Jeff gibi bir tip. Deidre'nin kız kardeşi Sally, sevdiği adam tarafından dolandırılıp bir de küçük düşürülünce kendini kapıp koyuvermiş, hatta "bıyık bırakmış". Bir de kendini adaletin dağıtıcısı olarak gören polis var. Bunlara bir veledin attığı taş yüzünden kaza yapınca işinden olan otobüs şoförü, Deidre'nin yeni sevgilisinin bir günde ortada bıraktığı on dört yıllık karısı ve istediği gibi bir belgesel çekmeye çalışan televizyoncuyu da eklersek kadro kalabalıklaşıyor.
Filmin ilk yarısında bu kişilerin hayatlarına bir göz atıyoruz. İrlandalılar o tuhaf aksanlarıyla bol bol küfrediyorlar. "28 Days Later" ve "Girl with a Pearl Earring"den tanıdığımız Cillian Murphy de İrlandalı imiş bu arada. Şiddet içeren, komik, duygusal olaylar izliyoruz. İkinci yarıda da John ve otobüs şoförü Lehiff'in yoldan çıkarmasıyla ufak çaplı bir rehine alma olayına karışıyorlar. Ama gerçek hayatta çoğu zaman olduğu gibi işler ters gidiyor ve sonunda olaya karışan herkes (aslında iyi çocuk olan John dahil) biraz olsun cezasını buluyor.
Film Magnolia, Love Actually vs gibi çok sayıda kişinin kesişen hayatı üzerine kurulu. Yalnız bunda onlardaki gibi çok sayıda ünlü oyuncu yok. Ama oyuncular gayet iyi. Cillian Murpy'yi de ilk kez gördüğüm "The Way We Live Now" adlı BBC dramasından tanıdığım ve burada bıyıklı Sally'yi oynayan Shirley Henderson da çok iyi.
Hollywood'un sterilize filmlerinden sıkılıp biraz daha gerçekçi ve samimi bir film izlemek isteyenler bu filmi tercih edebilir. Yalnız hassas kişiler dikkatli olmalı, çünkü çok sayıda küfür ve çıplaklık olmasa da bir iki rahatsız edici sahne var. Yani "R-Rated". Ona göre.
Karanlık Sırlar - A Tale of Two Sisters
İki üç senedir uzakdoğu sinemasının korku filmlerini (ya da bunların Hollywood'da yeniden yapımlarını) bol bol izleme fırsatı buluyoruz. Öncekiler Japon ürünüydü, bu seferki ise Kore yapımı.
Film bir akıl hastanesinde açılıyor. Doktor yüzünü göremediğimiz kızdan "O gün" olanları anlatmasını istiyor. Bu, saçları yüzünü örten kız fikrini de "Halka-Ring"den sonra pek benimsediler maşallah. Neyse, sonra güzel bir yaz gününde babalarının evlerine geri getirdiği iki kızkardeşle karşılaşıyoruz. Sumi, küçük kardeşi Suyon'a son derece düşkün. Anlıyoruz ki anneleri ölmüş ve babalarının yarı yaşındaki üvey annelerini pek sevmiyorlar. Filmin bundan sonraki 15-20 dakikası kızların odalarına yerleşmesi, üvey anne ile aralarındaki sürtüşmenin açığa çıkması vs ile geçiyor. Göl kenarındaki evleri tek kelimeyle şahane. İçi ahşap panellerle örtülü, duvarları -pek benim zevkim olmayan ama yine de "zevkli"- çiçekli kağıtlarla kaplı, mobilyalar masif, koridorlar karmaşık. Daha ilk geceden birtakım tuhaf şeyler olmaya başlıyor. Suyon'un kapısını biri açıyor ve yorganını kaldırıyor. Suyon ablasının yanına gidiyor ve bu sefer ablas,ı ölmüş annelerinin hortlağını gördüğü ve sinemada herkesin ve özellikle arkadaki kızların haykırışmasına sebep olan bir kabus görüyor. Sumi üvey annesinden şüpheleniyor ama aslında üvey annesi de korkuyor ve olayların kızlar geldikten sonra başladığından şüpheleniyor. Aslında bu tuhaf olaylar bana Jane Eyre'i hatırlattı. Sanki evde saklanan bir deli var gibi. İşin enteresan tarafı, kızların babası gayet sessiz, sinmiş, olayların farkında bile değil.
SPOILER ALERT
Bundan sonrasını, filmi izleyecekler okumasın.
Filmin ilk yarısındaki tuhaflıklar ikinci yarıda iyice artıyor. Üvey anne Suyon'u odasındaki dolaba kilitliyor. Sumi gece içinden kanlar gelen bir çuval görüyor. İşler çığrından çıkıyor yani. Sonra filmdeki sır çözülmeye başlıyor ama aslında pek de çözülmüyor. Önce daha önceki gördüklerimizden bazılarının aslında geçmişin hayaletlerinden ve vicdan azabından kurtulamayan kişilerin kafasında olan olaylar olduğunu, aslında gördüklerimizin gerçeğin kendisi olmadığını anlamaya başlıyoruz. Bu sır katmanı açılıyor ama gerçeği öğrenmemiz için bir sır katmanını daha açmamız gerekiyor. Bu arada açılış sahnesi başta bir flashback izlenimi verse de sonradan aslında gördüğümüz olayların açılıştan önce olanlar değil, sonra olanlar olduğunu anlıyoruz.
SPOILER ALERT SONU
Filmin sinematografisi ve oyunculuğunu çok başarılı buldum. Müziği de harika. Çok güzel bir atmosfer yaratılmış. Korku sahneleri de korkutucu. Hani küçükken içerde ya da yatağın altında birinin olduğundan süphelenip yorganı başımızın üstüne çekeriz ya, işte tam o türden bir korku. Ama sonlara doğru korkutucu sahneler gülünç bir hal alıyor. Bence filmin kurgusuyla biraz oynayıp bazı sahneleri çıkarmalıydılar. Sonra sondaki açılımlar da pek açılım gibi değil, birçok şey muğlak kalıyor. Ayrıca bizi sona götüren sahnelerin bir kısmı gereksiz hatta yanlış yönlendirici. Örneğin kızın ayağını suya soktuğu anda sanki aşağıda gizlenmiş sinsi bir yaratık varmış izlenimi verilmesi, sonra kokmuş balık kafaları, ya da dolapta birbirinin aynı olan kıyafetler. Bir de geçmişin hayaletlerinin görünüş şekilleri de zaman zaman çok gülünç oluyor. Yönetmen, Hideo Nakata'nın yüzü görünmeyen uzun saçlı kız imgesini, Takashi Miike'nin çuvaldaki ceset imgesini, yine Nakata'nın sıhhi tesisattaki kız hayaleti imgesini kullanmış ama bence son iki kullanım hikayeye hizmet etmekten çok izleyiciyi aniden yerinden sıçratmayı hedefliyor.
Yalnız bir akşam yemeği sahnesi var ki çok başarılı. Üvey annenin histeriye varan neşesi ama diğer konukların yüzündeki buz gibi ifade, arkasından gelen şok edici olay gerçekten çok rahatsız edici.
Genel olarak 5 üzerinden sadece 3 verebilirim. Hatta o 3'ü de film üzerinde düşündükten sonra veriyorum. Pek başarılı bulmadım filmi. Ama Batılı eleştirmenlerin yorumlarına bakılırsa onlar çok beğenmiş.
Fahrenheit 451
Tatilde Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" adlı romanını okudum. Roman geleceğin Amerika'sında geçiyor(1954'te yazıldığına göre bugünde bile geçiyor olabilir). İtfaiyecilerin görevi yangınları söndürmek değil, kitapları yakmak; çünkü kitap bulundurmak yasak. İnsanlar evlerinin duvarlarına TV ekranları yerleştiriyor ve akşama kadar bu ekranlardan "Aile" ya da "arkadaşlar" dedikleri kişileri izliyor. Yollarda yavaş araba kullanmak yasak. Saatte 150 km ile araba kullanıldığı için reklam panoları onlarca metre uzunluğunda, yoksa panoları görmek mümkün değil. Kadınlar çocuk doğurmuyor, doğuranlar da sezaryenle doğurup çocukları kendisinden mümkün olduğunca uzak tutuyor. İnsanlar intihara meyilli ama nedenini bilmiyorlar. Kahramanımız itfaiyeci Guy Montag, birgün evinin sokağında çimenlerden, yağmurdan bahseden bir kızla tanışıyor ve yavaş yavaş hayatında birşeyin eksik olduğunu anlıyor. Kitapları bulundukları evle, hatta evin sahibiyle beraber yakan Montag aslında gittiği görevlerden 20 kadar kitap getirip evinde saklamıştır ve küçük arkadaşının araba çarpması sonucu ölümünün ardından elindeki kitapları okumaya başlıyor.
Ray Bradbury 1954'te yazdığı romanında geleceği gayet iyi görüyor. Kitabın bir yerinde itfaiye şefi kitapların yasak olmasının bir anlamı olmadığını, çünkü zaten kimsenin kitap okumadığını söylüyor. Montag evinde bulunan kitapların karısı tarafından yetkililere jurnallendiğini öğrenip gözünü kararttığında kendisi için başlatılan takip insanların evlerindeki ekranlara yansıtılıyor. Bugünün dünyasını ne kadar önceden görmüş Bradbury!!!
Fahrenheit 451 beni 1984 ya da "A Canticle for Leibowitz" kadar etkilemedi ama yine de yazarın olağanüstü bir ileri görüşü olduğunu kabul etmeliyim. Bradbury 1993'te yazdığı önsözde McCarthy döneminde yazdığı kitabı basacak yayın evi bulamadığını, sonunda parası olmayan ama kafasında yeni fikirler olan Hugh Hefner'in yeni çıkacak dergisi için romanı 500 küsur dolara satın aldığını söylüyor. Derginin adı ise "Playboy". Enteresan Değil mi?
In the cut
Meg Ryan filmin İngiltere promosyonu sırasında "Parkinson" a katılmış ve Michael Parkinson kendisine niye böyle bir rolü oynadığını sormuş, hatta sorarken Ryan'ın kişisel sorunları yüzünden böyle bir filmde oynadığını ima etmişti de Meg Ryan buz gibi soğumuş ve Parkinson'a çok kaba davranmış, sorularına "Yes", "No" diye cevap vermişti. Neyse filme gelelim:
Filmin yönetmeni"Piyano"nun da yönetmeni olan Jane Campion. Zaten Piyano da tuhaf bir filmdir ama burada iyice saçmalamış yönetmen. Film güya "Erotik Gerilim" türünde imiş. Valla epey müstehcen sahne var ama erotik olduğu tartışılır. O sahneler filme ne katıyor anlamadım. Kahramanımız Francis Hanım lisede Edebiyat öğretmeni. Belki de üniversitedir, tam emin değilim. Ama kadın ders olarak Virginia Woolf'un "To the Lighthouse"unu anlatıyordu. Neyse, kadının bir de Pauline diye bir kardeşi var. Zaten bu iki kardeşin arasındaki konuşmalar filmi biraz "kadın filmi" yapıyor. Aşk acıları vs. Neyse, kadının yaşadığı bölgede arka arkaya cinayetler işleniyor. Bir seri katil kadınları öldürüyor. Olayı araştıran polisle kahtamanımız arasında bir yakınlaşma yaşanıyor. Ehem. Yakınlaşma aynı gece adamın kadının evine gelip kadınla birlikte olması şeklinde yaşanıyor. Meg Ryan filmde "aşk" olduğundan bahsedince Parkinson "Daha tanımadığın biriyle birlikte olmanın neresi aşk?" demişti de Ryan esas ona bozulmuştu. Bence Ryan, Russel Crowe için kocası Dennis Quaid'i terk edip sonra Crowe tarafından ortada bırakılıp ardından da kocası başka kadınla evlenince bunalıma girmiş ve kendisini meşhur eden ve aslında gayet de iyi olan romantik komedilerin dışına çıkmak istemiş ve ortaya ne olduğu belli olmayan, gerilim hiç olmayan saçma sapan birşey çıkmış.
Spider-Man 2 - Örümcek Adam 2
Örümcek Adam serisinin ilk filmini de beğenmiştim ama ikincisini çok ama çok beğendim.
İkinci film Peter Parker'ın aynı anda Örümcek Adam da olmasının yarattığı sorunlar yüzünden allak bullak olmuş hayatıyla başlıyor. Peter sevdiği kız Mary Jane'e bir türlü açılamıyor çünkü Örümcek Adam olduğu için düşmanlarının MJ'nin hayatını tehdit edebileceğini düşünüyor; bir yandan okurken para kazanmak için çalıştığı pizzacıda teslimatları Örümcek Adam olarak üstlendiği görevler yüzünden geciktirdiği için işinden oluyor; bir yandan kendi ihmali yüzünden ölen Ben Amcasının vicdan azabını çekerken öte yandan bütün bunlar yüzünden okuluna yeterince zaman ayıramıyor.
Bunlarla cebelleşen Peter'ın başına bir de Dr. Ahtapot (Dr. Octopus nam-ı diğer Doc Ock) bela oluyor.
Filmde Ahtapotla olan mücadele de gayet güzel verilmiş ama ben en çok filmin insancıl yanını beğendim. Peter'ın mutlu, tasasız bir hayat sürmekle Örümcek Adam olarak devam edip insanlara yardım etmek arasında kalışı, aşk acısı çekmesi, halası (Aslında Ben, amcası değil de eniştesi okuyordu o zaman) ile olan ilişkisi çok güzel anlatılmış.
Bu arada filmde Örümcek Adam'ın maskesi çeşitli sebeplerle birkaç kez açılıyor ve birçok kişi gerçek kimliğini öğreniyor. Benim en beğendiğim bölümlerden olan tren sahnesinde maskesini tutuştuğu için yüzünden çıkardıktan sonra, gücü tükenip düşmek üzereyken insanların onu tutması, ellerinin üzerinde taşıyarak yere yatırması ve yüzünü gördüklerinde gösterdikleri "Sadece genç bir çocukmuş" şeklindeki şaşkınlıktan sonra küçük çocukların dahi ona korkmamasını, kimliğini kimseye söylemeyeceklerini söylemeleri çok duygusaldı ama bazı filmler gibi salya sümük bir hal almamıştı. Daha sonraki bir sahnede baygın olan Örümcek Adam'ın yüzünü kimliğini öğrenmemesi gereken biri açmak üzereyken arka sıralardan bir çocuk "Yüzünü açacak. Bakamıycam", ardından da "Öldürecek Örümcek Adam'ı." dedi. Çok şeker bir çocuktu. Dozu çok iyi ayarlanmış duygusallık, aralara serpiştirilmiş aksiyon ve MJ ile arasındaki romantik sahnelerle gerçekten beklentilerimin çok üzerinde bir film olmuş. Filmin en güzel sahnelerinden bir diğeri de halasını Ahtapot'tan kurtardığı sahne.
İlk film daha çekilmeden Jay Leno'nun programında daha önce tanımadığım Tobey Maguire'ın Örümcek Adam'ı oynayacağını görünce şaşırmıştım. Malum Peter Parker'ın yüzü diğer kahramanlar gibi köşeli, biraz sert hatlıdır. Tobey biraz çocuksu gelmişti. Ama şimdi bir kez daha gördüm ki özel hayatında başına gelmedik kalmayan Örümcek Adam için çok iyi bir seçim olmuş. Kirsten Dunst da MJ rolünde gayet iyi bence. MJ de biraz daha vamp bir tip diye hatırlıyorum ama böyle genç oyuncularla gayet iyi olmuş.
Audition - Ölüm Provası
Film, 7 yıl önce ölen karısından sonra hiçbir kadınla birlikte olmayan orta yaşlı bir adamı anlatıyor. Film sektöründe çalışan bir arkadaşı uygun bir eş adayı bulmak için, rafa kaldırılması muhtemel bir belgesel projesi için oyuncu seçmesi düzenlemeyi öneriyor. 30 tane kızla görüşen Aoyama belki birini beğenecektir.
Gerçekten de birini beğeniyor. 12 yıl bale yaptıktan sonra kaburgaları kırıldığı için mesleğini bırakmak zorunda olan Asami, beyazlar içindeki duru güzelliğiyle Aoyama'yı derinden etkiliyor. Ama Asami'nin geçmişinde karanlık noktalar var. Harabe halindeki evinde telefon başında beklerken gördüğümüz Asami'nin odasında bir de çuval içinde, telefonun sesine tepki verek bir şey var.
Asami bir kara dul örümceği gibi erkekleri ağına çekmeye çalışıyor. Meğerse masum kızımız fi tarihinden kalma cam şırıngasıyla erkeklere uyuşturucu zerk edip onlara işkence ederek çocukluğunda uğradığı taciz ve işkencelerin acısını çıkarmaya çalışan biriymiş.
Filmin ilk bir saati tamamen sakin bir şekilde geçiyor. Mehmet'in de dediği gibi sonraki kısım değiştirilerek romantik bir film yapılsa yine de izlenir. Bazıları için film fazla ağır ilerliyor olabilir ama bizim hoşumuza gitti. Sandığım kadar korkunç da değildi. Ring ve Dark Water'da daha çok korkmuştum doğrusu. Gerçi işkence sahnesi fazla detaylıydı. Yani piyano teliyle kesilen kafa ve ayak sayısı biraz fazlaca gibiydi ama yine de enteresan bir filmdi. Yalnız adama akşam yemeği olarak kusmuğunu yedirdiği sahne pekçok kişinin midesini kaldırabilir.
Dark Water'da da burada da, metruk evler, hastaneler, paslanmış banyo armatürleri falan var. Bir de evlerde temizliğe giden kadınlar. Ben Japonları hi-tech şehirlerde yaşayan, bermudaları içinde fotoğraf çekip laptop kullanan insanlar olarak bildiğim için tuhaf geliyor bunlar. Sanki Japonlar tuvalet temizleyemezmiş, ya da Japon hastaneleri Kubrick fimlerindeki ultra steril görüntüde olmalıymış gibi. Gördükçe alışıcaz artık.
Bir konuşabilse - Lost in Translation
Filmin orijinal adının tam tercümesi "Çeviri sırasında anlam kaybı olması" ile ilgili. Ama Türkçe İngilizce'den farklı bir dil olduğu için bu ifadeyi kısa ve öz olarak Türkçe'ye çevirmek zor olmuş olmalı ki Türkçe adı biraz değişik olmuş.
Film bir viski reklamı çekmek için Japonya'ya giden eski film yıldızı Bob (Bill Murray) ile fotoğrafçı eşinin işi yüzünden orada bulunan Yale Felsefe mezunu genç Charlotte'ın (Scarlett Johansson) yabancı oldukları bir kültürün içinde yapayalnız olmanın iyice depreştirdiği umutsuzluk ve boşluk hissi sebebiyle yakınlaşmalarını anlatıyor. Bob, Amerika'da artık unutulmuş olabilir ama Japonya'da reklama çıkması için iki milyon dolar verilecek kadar ünlü. Malum Amerika'da hiç tutmayan bazı şarkılar Japonya'da hit olabiliyor. Ya da bunu son zamanlarda doğru dürüst bir film yapmadığı bilinen Chevy Chase'in bizim ülkemizde Cola Turca reklamına çıkartılmasına benzetebiliriz. Neyse, Bob 25 yıldır evli olduğu eşinin, çocuklarıyla ve evin dekorasyonu ile ilgilenmekten kendisine zaman ayıramamasından ve orta yaşın getirdiği bunalımlardan dolayı zaten mutsuz ama bir de tabelalarda yazan hiçbir şeyi anlamadığı bir ülkeye gelip üstüne bir de otelde kalınca yalnızlığı iyice artıyor. Charlotte ise okulu yeni bitirmiş, ne yapacağını bilmiyor. Kocası sürekli fotoğraf çekimlerinde, o ise hep yalnız. Kocasının Britney Spears'a benzeyen ve sürekli toksinlerin atılmasından bahseden arkadaşının konuşmaları canını çok sıkıyor. Aynı otelde kaldıkları için Bob ve Charlotte birlikte - masumca - zaman geçirmeye çalışıyorlar.
Ben filmden Bob ve Charlotte aralarında bir aşkın filizlendiği sonucunu çıkarmadım açıkçası. Bence Bill Murray Bob'u oynarken buna özellikle dikkat etmiş. Zaten yönetmen de böyle bir sonuç almak istese Bill Murray yerine Richard Gere gibi yaşı ilerlediği halde kadınlara hala çekici gelen birini seçebilirdi. Bence biri hayatın başında, diğeri sonlarına yakın olan bu iki kişiyi bir araya getiren şey hayattaki amaçlarının ne olduğu, nereye ait oldukları hakkında kafalarında oluşan sorular. Diğer insanlar ev dekorasyonu, toksinler ve bunun gibi önemsiz şeylerle zamanlarını geçirirken onlar hayatları ile ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Sofia Coppola'nın mekan olarak Japonya'yı ve bir oteli seçmesi kimsesizlik hissini daha da arttırıyor. Etrafınızdaki herşey size yabancı ve bir otelde kalıyorsunuz. Malum, oteller zaman geçirmek için değil, yatıp uyumak için tasarlanmıştır. Bir evde kalsan yemek yaparsın, evi toplarsın ama otelde hep misafirsindir.
Filme giderken nasıl bir şeyle karşılaşabileceğimi bilmiyordum ama gerçekten beğendim filmi. Her iki başrol oyuncusu da çok iyi.
Bu arada ben çok modern olmadığım için bir uyarıda bulunayım. Filmde bir sahnede Japon çıplak dansçılar görünüyor. Bu tür şeylerden rahatsızlık duyanlar dikkat etsin.
Bu film Scarlett Johansson'ı babası yaşında adamlarla karşı karşıya izlediğim üçüncü film. İlk olarak "The Man Who Wasn't There"'de Billy Bob Thorton'la, ardından "The Girl With a Pearl Earring"'de Colin Firth ile izlemiştim. Geçen TV'de yayınlanan "Horsewhisperer"da da Scarlett'in 13 yaşındaki hali Robert Redford'ın karşısındaydı ama orda bir kadın erkek ilişkisi yoktu. Bahsettiğim ilk iki filmin de kritiğini bir ara yapmak istiyorum. İkisi de çok iyi filmlerdi.
Ruhların Kaçışı - Spirited Away
Ben, anime türüne Mehmet kadar meraklı değilim. Robotek gibi çizgi filmleri de o zaman hiç sevmezdim. Ama yavaş yavaş daha iyi anlamaya başladım bu türü.
Film, anne babasıyla birlikte bundan sonra yaşayacakları kasabaya doğru yola çıkan Chihiro'nun yaşadıklarımı anlatıyor. Arabalarıyla ilerlerken birden karşılarına, girişinde Yapı Kredi'nin "Vadaaa" adamlarını andıran bir heykel olan bir tünel çıkıyor. Tünelin arkasında terkedilmiş bir kasaba ile karşılaşan anne baba, Chihiro'nun tüm itirazlarına rağmen buldukları bir lokantaya girip oradaki leziz yiyeceklerden yemeye başlıyor ve birer domuza dönüşüyorlar. O andan itibaren, izleyeceğimiz filmin sıradan bir hikaye anlatmadığını anlıyoruz. Gecenin bastırmasıyla ortalığı ruhlar doldurmaya başlıyor. Bu arada Chihiro, Haku adlı bir çocukla karşılaşıyor ve Haku Chihiro'ya gerçek dünyadan birşeyler yedirerek onun da ruhlara dönüşmesini engelliyor.
Bulunduğu yerin dünyanın her yerinden gelen ruhlar (tanrılar falan da dediler orda ama ruh mu desek tanrı mı karar veremedim) için bir kaplıca merkezi olduğunu öğrenen Chihiro, anne babasını kurtarabilmek için kaplıcanın sahibi büyücü Yubaba'dan iş istiyor. O da orada ruhlara hizmet eden diğer insanların arasında Chihiro'ya iş veriyor.
Bundan sonra Alice Harikalar Diyarı'na göndermeler yapan imgelerin de bolca bulunduğu fantastik bir hikaye izliyoruz. Kaplıcanın kazan dairesinde çalışan sevimli, çok kollu yaratık Kamaji, Kamaji'nin sürekli içinden çay içtiği çaydanlık, Alice'teki mantarın yerini alan dünya yiyeceği vs hep Alice'in hikayesini anlatıyor bize.
Hollywood'un klişeleşmiş konularda yapılan ve anne-babaları memnun etmeyi amaçlı çizgi filmleri ile karşılaştırıldığında bu film taze bir nefes gibi geliyor. Türkçe seslendirilmemiş olması da gayet iyi. Japonca çok hoşuma gitmeye başladı doğrusu.
Kalbinin Sesini Dinle - My Big Fat Greek Wedding
Bence film tüm zamanların en samimiyetsiz filmlerinden biri. VCD olduğu halde sonuna kadar izledim ama inandırıcılıktan bu kadar uzak bir film görmedim. Allah yürü ya kulum demiş, Nia Vardalos'un senaryosunu yazıp oynadığı film Amerika'da büyük gişe yapmış. Hatta filmden sonra bir de sitkom çıktı galiba benzer minvalde. Film Amerika'da, Yunanlı ailesinin restoranında çalışan, kötü saç şekli, hafif balık eti vücudu ve kalın gözlükleriyle tam bir çirkin ördek yavrusu olan Toula'nın (30 yaşında olduğuna göre yavruluk pek kalmamış ama) yaşadığı hayatı değiştirmek için bilgisayar kursuna gidip teyzesinin seyahat acentasında çalışmaya başlamasıyla gelişen olayları anlatıyor. Toula daha önce restoranlarına müşteri olarak geldiğinde gördüğü ve yüzüne balmaktan kahveyi masa örtüsüne döktüğü yakışıklıyla yeniden karşılaşıyor ve hooop bizim yakışıklı Toula'ya aşık oluyor. Anlamadığım şeyi, "Sex and the City"' de herkese güzel gelmese de bir pırıltısı olduğu inkar edilemeyen Carrie'ye (Sarah Jessica Parker) aşık olan Aidan'ı oynayan bu adam Toula'yı bir görüşte nesine aşık oldu? Tamam hep güzellere aşık olunmaz ama orta hallilere aşık olmak için de onların "içindeki güzelliği" görmek için vakit gerekir.
Neyse adamımız Toula'ya bir şekilde aşık oluyor, sonra malum, geleneklerine son derece düşkün bu Yunanlı ailenin Yunanlı olmayan ve ailesi baston yutmuş gibi yürüyen bu genci kabul etmesi ve sonunda düğünün yapılması aşamasında bir sürü sorun yaşanıyor. Zaten bu Yunan ailesinin başkasına neden sevimli geldiğini anlamadığım abartılı davranışları öğle itici ki. Bizde eski geleneklerle yeni Batılı yöntemlerin hibritlenmesi sonucu tamamen karaktersiz bir hal alan, çoluk çocuğun bağrışıp cirit attığı, erkek kadının toplanıp lümpen danslar sergileği salon düğünlerine benzeyen düğünler neden insanlara "şirin" geliyor anlamıyorum. Neyse damat bey Yunan Ortodoks kilisesinde evlenmeyi kabul ediyor, sonunda tüm tavizleri Amerikalı aile veriyor, hatta bu Yunan ailesinin o etnik şirinliği onların da başını döndürüyor ve onlar muradına eriyor, ben de nasıl oluyor da böyle fimler bunca örnekten sonra hala milleti sıkmıyor, çok merak ediyorum.
Van Helsing
Sanırım Ankara'da yaşadığımız 2001 senesinden beri seyrettiğim en kötü filmdi Van Helsing. Eminim sinemalara çok daha kötü filmler gelmiştir ama ben onları izlememiştim. Film siyah beyaz bir sahne (sekans mı demek lazım acaba Ali Hakan Kete gibi) ile açılıyor. Estetik olarak iyi ama daha baştan beni iten bir sahne bu. Doktor Frankenstein'ın canavarını hayata geçirişini anlatan bu sahnede civar halkının laboratuvarı ateşe verişi etkileyici olmaktan çok uzak. Çünkü halk inandırıcı değil. Zaten film boyunca Romanya halkı hiç inandırıcı durmuyor çünkü İngilizce konuşuyor. Bırakın Romance konuşsun, figüranların ne konuştuklarını anlamasak da olur. Ardından bir yıl sonrasına gidiyoruz. Vatikan tarafından kötülerle savaşması için görevlendirilen Van Helsing bir kilise ( ya da katedral)'in çatısında Mr. Hyde (Dr Jekyll and Mr Hyde'ın Mr Hyde'ı) ile dövüşüyor. Mr Hyde, bir süre önce izlediğimiz Hulk gibi aynen. Dev cüssesine rağmen son derece hızlı hareket ediyor. Neyse kahramanımız Mr. Hyde'ın işini bitiriyor, ardından Drakula'yı öldürmek üzere Romanya'ya göderiliyor. Bu arada Vatikan'ın iblis yok etme ekibinde yeni silahlar icat eden bir de keşiş var. Aynen James Bond'a "gadget" üreten şahıs gibi. Neyse bu kişi de Van Helsing'in yanına "Sidekick" olarak veriliyor (Eküri mi desek). Zaten daha o anda Amerikan klişelerinin filmde kaplayacağı geniş yer anlaşılıyor. Bundan sonra Romanya'da Drakula'yı yok etmek için görevli aileden kalan son iki fert olan abi-kız kardeş, (ya da abla-erkek kardeş) ekrana geliyor. Bundan sonra bir kurt adamla olan mücadele, ardından Drakula'nın üç hatunuyla Romen hanım'ın savaştığı ve Van Helsing'in de katıldığı bir sahne, arka arkaya daha nefes almaya fırsat bırakmadan geliyor. Aman yanlış anlaşılmasın flm nefesimizi kesmiyor, bizi boğuyor. Hele Drakula'nın gelinlerinin ve Romen vampir avcısı hatunun aksanlı İngilizceleri yok mu? Beni öldürdü vallahi. Diyaloglar son derece kötü yazılmış. Drakula'nın gelininin "Too bad, so sad" demesi ne öyle? Sonra gelinlerin Drakula'dan peydahladıkları yavruları (çocuk diemiyorum, çünkü bunlar birer beyaz yarasa) öldüğünde yaptıkları ızdırap gösteri? Herhalde yönetmen "Izdırabı oynamayın, ızdırap parodisi yapın" demiş. Ha Drakula'yı oynayan Richard Roxburgh'un abartılı oyununu unutmayalım. O da Drakula parodisi yapıyor. Esas kız Kate Beckinsale desen o da öyle. Van Helsing'i oynayan Hugh Jackman biraz işini ciddiye almış ama o da yetmiyor. Film boyunca karakterler oradan oraya hopluyor, zıplıyor, ters takla atıyor, iplere asılarak cambazlık yapıyor. Karakterlerimiz o kadar tehlikeli durumlarla karşı karşıya bırakılıyor ki, kurtulmaları için saçma sapan şeylerin olması gerekiyor. Mr Hyde, Frankenstein'ın canavarı, kurt adamlar ve Bram Stoker'ın vampir avcısı karakteri Van Helsing'i bir araya getiren bir filmde mantık aramıyoruz ama belli bir tutarlılık istemek de hakkımız.
Film 150 milyon dolara mal olmuş. Yazık! Hepsini de efektlere harcamışlardır herhalde. Çünkü filmde o kadar paraya değecek birşey yok. Ne kadar dövüş sahnesi koyarsak o kadar iyi olur diye, diyalogdan, hikayeden yoksun, arka arkaya gelen görüntüler silsilesi halinde bir film yapmışlar.
İşaretler ve Bu Nasıl Sarışın?
Bizim El Turco Ahmet İşaretler'in çok saçma bir film olduğunu söylemişti, hakikaten kötüydü. Film görünüşte uzaylıların dünyaya bir takım işaretler göndermeleri üzerine. Ama aslında, altta yatan konu iman, kader gibi meseleler. Altı ay önce trafik kazasında karısını kaybeden Peder, görünüşe göre Allah'a inancını da kaybetmiş. Hayatta olan herşeyin bir tesadüften ibaret olduğuna inanmaya başlamış. Sonra birdenbire dünyanın her yerinde ekinler üzerinde dev işaretler görünmeye başlıyor. Yönetmen bu felsefi konulardan bahsederken bir yandan da gerilim yaratmaya çalışıyor. Zaten pederin oğlunun yüzü her an "I see dead people" diyecek gibi. Zaten aynı yönetmenin "Altıncı His" filminden beri tekinsiz görünümlü çocuklar çok popüler oldu. Çocuk çıkıp "Bö!" falan demiyor ama her an birşey yapabilecek gibi bir tipi var. Loş ışıklandırma sürekli karakterlerin yüzlerini gölgede bırakıyor, göz altlarını karanlık gösteriyor. Filmin bir kısmını telefonla konuştuğum için kaçırdım ama sonlara doğru iyice zıvanadan çıktı. Uzaylımız "spooky" oğlanı yakalayınca birden pederin aklına karısının ölüm anında söylediği şeyin aslında tedadüfi olmadığı, "Tüm gücünle vur" derken altı ay sonra olacak olayda oğlunu uzaylıdan nasıl kurtaracağının işaretini verdiği geliyor. Sonuçta uzaylıyı bir beyzbol sopasıyla vurarak ve pederin küçük kızının günlerdir içip içip yarım bıraktığı su bardaklarından dökülen sularla haklıyorlar. Herhalde bizim peder de Tanrı'nın bu "İşaretler"i sayesinde yeniden imana geliyor. Yani inanç konusunu anlatmak için bulunabilecek en kötü yöntemlerden biri. Gerçi Mel Gibson'ın duygu sömürüsünü ne kadar sevdiğini hatırlarsak onun için biçilmiş kaftan.
İşaretler'in hemen arkasından gelen "Bu Nasıl Sarışın?"ı daha önce sinemada izlemiş ve pek beğenmemiştik. Açıkçası televizyonda izleyince o kadar kötü gelmedi. Hatta bayağı eğlendim. Tabii tamamen klişelerle dolu, bir sonraki sahnesi her zaman tahmin edilebilecek ve inandırıcılığı düşük bir film ama Reese Witherspoon filmi izlenebilir kılıyor.
Collateral
Collateral, Los Angeles'lı taksi şoförü Max'in gece vardiyası sırasında geçiyor. Max önce bir hanım savcıyı arabasına alıyor. Max'ın yol konusundaki dürüstlüğünden etkilenen kadınla Max'in arasında sıcak bir sohbet geçiyor. Kadını bıraktıktan sonra Max az kalsın arkadaki taksiye geçecek olan Vincent'ı (Tom Cruise) arabasına alıyor. Vincent Max'e gece boyunca birkaç arkadaşına uğrayacağını ve eğer taksiyi kendi hizmetine sunarsa Max'e 600 dolar verebileceğini söyleyince Max kabul ediyor. Aslında Vincent uyuşturucu karteli tarafından bir gecede altı kişiyi öldürmek için tutulmuş bir kiralık katildir. Max'in haberi olmadan cinayetleri işlemeyi hedefleyen Vincent'ın işleri, ilk kurbanı camdan uçup Max'in taksisinin üzerine düşünce sarpa sarıyor ve Max'i anlaşmaya ikna etmek için tehdit unsurunu kullanmak zorunda kalıyor.
Film tam bir gece filmi. Karakterler arasında uzun konuşmalar geçiyor. Gece çalışmanın getirdiği ağırlık, durgunluk filmde kolaylıkla hissediliyor. Benim özellikle gece klübü sahnesi hoşuma gitti. Caz müzisyeni ile olan sahne de iyiydi. Sonlara doğru gerilim iyice yükseliyor ama hakikaten gerilim yaratıyor yönetmen. Sonda da bir sürpriz var.
Tom Cruise filmde alışık olduğumuzdan farklı bir rolde. O aptal ama yine de gözalıcı sırıtmasını hiç görmüyoruz. Gayet feylesofça düşünen bir katili oynuyor. Yönetmen Kader/kısmet meselelerine bolca değinmiş. Tom Cruise'tan tam olarak nefret de edemiyoruz, soğuk kanlı bir katil ama yine de yumuşak tarafları da var.
İyi bir film. Tavsiye ederim.
Bourne Supremacy - Medusa Darbesi
Matt Damon'ın amnezyak Jason Bourne'u canlandırdığı Medusa Darbesi malum bir casus filmi. Bundan önceki film "Bourne Identity"yi izleyenler bileceklerdir. Bourne sevgilisi Marie ile Hindistan'da bir sahil kasabasında geçmişini hatırlamaya çalışırken birden peşinde birilerinin olduğunu fark ediyor. Birileri iki adamı öldürüp Bourne'un parmak izini bırakmıştır. Bu da CIA'den Pamela Landy'yi Bourne'un peşine takar. Film birinci filmde olduğu gibi Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde geçiyor. İlkinde çoğunluk İsviçre'de geçiyordu sanırım. Burada da sırasıyla Napoli, Berlin ve Moskova'ya gidiyoruz. Bence "Bourne" filmlerinin en güzel özelliklerinden biri de Avrupa'da geçiyor olmaları. Gerçi geçen filmde Zürih'te geçen sahneler Çek Cumhuriyeti'nde (Çeska? ya da Çeski?) çekilmiş ama olsun yine de güzel.
Bu filmde kahramanımız biraz vicdan azabı da çekiyor. Bence filmi daha güzel kılan da bu. Onun haricinde her zamanki casus oyunları, yakın dövüş sahneleri ve iki tane arabayla kovalamaca sahnesi var. Filmin sonunda görünen Moskova pek perişandı. Hele ki hemen arkasından New York gösterilince. Kesin mahsus yapmıştır yönetmen.
Matt Damon gayet iyi oynuyor. Pek yakışıklı bir adam olmadığı düşünülürse "Cool" ajan Bourne rolünde gayet etkileyici. Kıyafetleri de çok hoş.
Okul
Kendilerini herhalde Coen kardeşler ya da Wachowski kardeşlerle aynı kefeye koyan ve bunun için kendilerine "Taylan Biraderler" diyen iki kardeş yönetmiş filmi. Daha önce de bahsettiğim gibi Türk filmlerine karşı kırılacağına pek ihtimal vermediğim bir önyargım var ama bu film benim önyargılarımı bile ötesinde, son derece kötü bir film.
Bir kere filmin türü belli değil. Korku-komedi imiş ama hikaye ne korkunç, ne de komik. Sadece "gülünç" diyebiliriz filme. Bir noktadan sonra tamamen bir "fars"a dönüşüyor. Komik olan kısımlar da herhalde biplenen küfürlü konuşmalar olsa gerek ama onlar da biplendiği için pek gülemedik.
Filmin daha ilk sahnesi bile çok kötü. Platonik aşk duyduğu kıza yazdığı mektubun satırları eşliğinde Gökalp adlı gencin arkadaşları tarafından küçük düşürülüp intihar etmesini izliyoruz. Ben yönetmen olsam filmi binanın çatısında intihar etmeye hazırlanan gençle açar, intihara yönelten olayları da ertesi gün okulda kaynayan dedikodu kazanı ve fısıltılarla anlatırdım.
Neyse burayı geçelim. Film komik olduğu sanılarak çekilmiş "episode"lardan ibaret. Okuldaki değişik hocalarla ilgili sahneler var. Derin yırtmaçlı manken endamlı felsefe hocası, öğrencilere eziyet eden matematik hocası, arada başını kaçırdığım aptal bir din hocası sahnesi. Yine ne olduğunu anlamakta zorlandığım erotik VCD sahnesi var. Okul müdürünü oynayan oyuncu, öğrencilerde görerek el koyduğu VCD'yi tüm okula, hatta ziyarete gelen ilkokul öğrencilerine izletme sahnesini öyle bir oynamış ki, müdürün öğrencileri utandırmak için bu gösterimi düzenlediğini ve filmin gerçek içeriğini bildiğini düşünüyoruz. Gerçi hangi mantık ilkokul öğrencileri salona girdikten sonra bu oyunun devam edeceğini düşünebilir. Mehmet'le adam "iyi oynuyor" derken, bakıyoruz ki adam gerçekten filmin erotik film olduğundan habersizmiş. Acaba oyuncu sahneyi yanlış mı anlamış anlayamadım. Yönetmenler de o kadar mı kötü ki "Arkadaşım, filmin içeriğini bilmiyormuş gibi oyna, senin bu oyunun kinaye içeriyor" dememiş. Sonra sahne bitmek bilmiyor. Salondaki herkes çıkana kadar devam ediyor sahne. Diğer sahneler de öyle; bir ruh çağırma sahnesi var ki akıllara zarar. Cep telefonunun üzerine ellerini koymalarının anlamını anlayamadım. Türk gençliği o kadar salaklaşmış olabilir mi? Sonra telefona bir mesaj geliyor ama ATV küfürlü olduğunu anladığımız bu mesajı sansürlemiş. Sonra bakın nereye bağlanıyor bu mesaj: 1994'te Hugo yarışması sırasında Tolga Gariboğlu'na küfreden çocuk meğer Gökalp'miş, o mesaj da o küfürmüş. Demek ki Gökalp'in ruhu gelmiş. Allah'ım bu nasıl mantık!!!
Sonra filmin sonunda yine başını kaçırdığım bir sahnede baş karakterler okulda bir sınıfa toplanmış. Birbirlerinden ayrılmamaları gerekiyormuş güya güvende olmaları için. Ama Umut adlı tip 10 m. öteye gidip dergilerini bekçiden alma cesaretini gösteriyor. Madem hepiniz kıçınızı kaldırın da kaçın, Raga Oktay'ın oynadığı bekçiye ulaşın salaklar! Sonra esas kız Güldem'in sınıfta yalnız kalması için saçma sapan bin bir mazeret çıkıyor. Herkes kendisini okul bahçesinin dışına atıyor. Birinci kızdan itibaren de hepsi çıkınca diğerlerinin orada olduğunu görüp anlık korku nöbeti geçiriyor. Sonra esas kız duyduğu seslerin yönlendirmesiyle "ışığa" doğru yürüyor ve orada kendisine mektubundaki hikayeyi okuyan Gökalp ile karşılaşıyor. Meğerse tüm film Gökalp'in hikayesiymiş. Ben o kızın yerinde olsam, bu kadar saçma bir hikaye yazan o moronun bir daha yüzüne bakmam.
Filmde Katie Holmes'un oynadığı "Abandon"dan bir takım izler fark ettim. "Teen slasher"lardan birçok öge ödünç almış ama bu filmde bir kişi bile ölmüyor o yüzden aynı kategoriye girmez. Dolayısıyla bu film ne anlatıyor ben anlamadım. Bir yıl önce intihar eden gencin hayaletinin dönüşünü esas alan hikayenin içini dolduracak birşey bulamamışlar, bir sürü saçma sapan sahneyi arka arkaya dizmişler. Ben olsam böyle bir saçmalığın altına ismimi yazmaya utanırım. Ama para kazanmışlardır o başka.
Saw-Testere
Mehmet daha çok eleştiri yazmalısın diyor ama ben bazı haftalar sinemaya gitmediğim (ya da gidemediğim) için yazmıyorum. Bari televizyonda izlediğim filmler hakkında birşeyler yazayım dedim.
"Testere" başladığında bana "Cube"'ü, biterken "Seven"ı hatırlattı. "Cube" ü beğenmiştim ama "Seven"dan nefret etmiştim.
"Cube"ü hatırlatmasının sebebi filmin iki erkek kahramanımızın kendilerini kullanılmayan ve iğrenç derecede pis bir umumi helada bulmaları. "Cube" de adamlar helada uyanmıyordu da küpte uyanıyordu ama ne demek istediğim anlaşılıyor herhalde. Adam ve Lawrence buraya nasıl geldiklerini bilmiyorlar. Ama bildikleri, odanın birer köşesinde ayaklarından borulara zincirlendikleri ve odanın ortasında elinde bir tabanca ile kanlar içinde yatan bir erkek cesedinin olduğu. Ceplerinde buldukları kasetleri dinlemek için gereken kasetçaları, klozetin rezervuarının üzerinde yazan işarete bakarak o civarlarda aramaları gerektiğini anlıyorlar ama Adam elini içi dolu klozete sokmadan önce rezervuara baksaydı daha iyi olurdu. Yine de bu sahnenin çok komik olduğunu söylemeliyim. Neyse, kasetteki ses Lawrence'a saat 6'da Adam'ı öldürmesi gerektiğini yoksa karısı ve kızının öleceğini söylüyor.
Psikiyatrist olan Lawrence az sonra kurbanları için incelikle düşünülmüş tuzaklar hazırlayan ve tuzaklardan kurtulmak için kurbanları cinayet işlemeye zorlayan bir katilden bahsedildiğini hatırlıyor. Bir grup polis, sapık katilin peşine düşmüş, hatta katili ininde enselemiş ama son anda ellerinden kaçırmıştır. Katil polislerden birini öldürünce, diğeri intikam peşine düşmüştür.
Filmde sık sık flashback'ler kullanılıyor ve hikaye yavaş yavaş açığa çıkıyor. Ama katilin daha önceki kurbanlarının göründüğü sahneler rock müzik klibi gibi. Ayrıca flashback'ler filmin gerilimini düşürüyor. Filmin ikinci yarısı olmadan katilin kimliğini öğrenmemiz sağlanıyor ama acaba katil gerçekten o mu? Yoksa sonunda bir süpriz mi var? Bu tür filmlerde en çok canımı sıkan şeylerden biri kurbanların çok zor durumlara düşürülmesi ve olmayacak şekilde bundan kurtulmaları. Bu tür durumlara düşmeseler saçma sapan bir şekilde kurtulmaları da gerekmeyecek. Örneğin polisler katili enseledikten sonra neden ellerinden kaçırıyor. Sonra Lawrence'ın karısı katile silahı doğrultmuşken neden adamın bacağına falan ateş etmiyor da adamı elinden kaçırıyor.
"Seven"ı bana hatırlatan nokta filmin sonu olmuştu. Orada yönetmen sırf seyirciyi şoke etmek için polisin karısı ve doğmamış bebeğini hunharca öldürmüştü. Burada da o kadar uğraştan sonra birileri haybeye ölüyor. O kadar saat mantıklı hareket eden biri niye son anda saçma birşey yapsın ki. Hem birileri nasılsa ölecekse niye seyirciyi saatlerce oyalıyorlar?
Sonuçta "Testere" kendini izleten ama izletirken sürekli sövdürten ve sonunda seyirciyi hayal kırıklığına uğratan filmlerden biri.