V for Vendetta
İstanbul Film Festivali sayesinde 9 gün içinde dört film izledikten sonra "V"ye de gidince 13 günde beş film izlemiş oldum. Tabii "V", diğer dört filmden çok farklıydı.
"V"'nin Londra'da geçtiğini duyunca sevinmiştim. Tabii filmde Londra sokaklarında dolaşan insanlar göreceğimi sanmamam gerekirdi. "V"nin Londra'da geçtiğinin tek göstergeleri Old Bailey (mahkeme binası) ve Big Ben ile Parlamento binası.
Bir çizgi roman uyarlaması olduğunu internette okuduğum yorumlardan öğrendiğim "V", Evey Hammond adlı TV çalışanının bir gece sokağa çıkma yasağı sırasında, baskıcı hükümetin polisleri tarafından tecavüze uğramaktan son anda kurtulmasıyla başlıyor. Kurtarıcı ise adamımız V. Suratında ağzı kıpırdamayan bir maske var ve film süresince yüzünü görme şansımız olmuyor. Esas kızı kurtaran V, onu az sonra başlayacak konsere davet ediyor. Konser ise, hükümetin propaganda amaçlı kullandığı hoparlörlerden yayınladığı klasik müzik eşliğinde V'nin Old Bailey'i havaya uçurmasından ibaret. Tabii 1984'teki hükümet gibi gerçekleri her zaman saptıran ve yakın tarihi devlet politikasına göre yeniden yazan baskı rejimi, bu olayı bir teröristin işi olarak değil de Old Bailey binasının sürpriz yıkımı olarak yansıtıyor.
V'nin amacı, 400 yıl önce parlamento binasını havaya uçurmaya çalışırken yakalanıp idam edilen Guy Fawkes'un yaptığını, bir yıl sonra baskıdan bunalarak kendisine yardım edecek İngiliz halkı ile yapmak. Çünkü Amerika'nın yıllarda süren dış savaşları yüzünden ABD çökmüş, İngiltere'de ise azınlıkları (eşcinseller, müslümanlar vs) barındırmayan, halkı salgın hastalık tehdidi ile baskı altında tutan, yiyecekleri karneye bağlayan, gerçekleri saptıran bir hükümet başa gelmiş.
Bundan sonra V, Evey'i kendisine yardımcı olacak dava arkadaşı olarak seçiyor ama anne babası aktivist oldukları için toplama kampında ölen Evey başta bunu yapmak istediğinden çok emin değil. Filmin ilk yarısında, bu rejimin ortaya çıkmasına yol açan olaylara referans var ama bunları anlamamız için ikinci yarıyı beklemek gerekiyor.
Ben filmi beğenmedim çünkü yan konular çok saçma sapandı. Birincisi, Evey niye sokağa çıkma yasağını ihlal edip süslenip püslenerek TV programcısı Deitrich'in yanına gidiyor. İkincisi yiyecekler karneye bağlanmışken neden herkes o kadar şık, evleri ve mobilyaları süper lüks? Üçüncüsü, insanlar TV'den hükümetin yalanlarını dinlerken "hadi oradan - bollocks" diyor da nasıl oluyor de yine de biyolojik tehlike ile ilgili yalanlara inanıyor. Dördüncüsü, Deitrich salak mı ki, TV şovunda sansüre gimeden çektiği bir bölümde diktatör Sutler'la dalga geçiyor? Hadi o bu bölümü çekiyor da, TV ekibi, yayın ekibi, stüdyodaki konuklar canlarına mı susamış ki bu şovun yayınlanması mümkün oluyor? Beşincisi, Evey'in hapiste bulduğu mektupta yazan lezbiyen hikaye ne? Bu hikayenin ne alakası var? Niye böyle salya sümük bir hikayeye gerek duyulmuş? Tamam anladık eşcinseller baskı altında. Altıncısı ----SPOILER--- bu V nasıl bir manyak ki sevdiği kadını fenafillah makamına eriştirmek için günlerce hapiste yatırıp, farelerle aynı tabaktan yemek yedirip işkence yapıyor?SPOILER----.Yedincisi V, öyle baskıcı bir rejimde binlerce maskeyi nasıl buluyor ve nasıl dağıtıyor? Sekizincisi V, sonlara doğru niye binlerce domino taşından kırmızı siyah V harfi yazıyor? Canı çok mu sıkılıyor? Dokuzuncusu V, niye modern silahlar kullamıyor da bıçak atıyor.
Bu sorular uzar gider. Wachowski kardeşler Matrix 2'de tekno müzik eşliğinde "orgy"ye benzeyen bir dans sahnesi çekip bizi sinir etmişti. Burada da şaşırmışlar. Bence kendi zekalarının hayranlığında boğuluyor bunlar. Ben çok hayal kırıklığına uğradım doğrusu. Ayrıca sonda Londra'nın tarihi binalarını havaya uçarken görmek de hoş olmadı.
Tristram Shandy - A Cock and Bull Story - Uyduruk Bir Film
Laurence Sterne'in "The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman" adlı romanını, filmi çekilene kadar hiç duymamıştım. İlk romanlardan olan Tristram Shandy'nin "filme çekilemez" bir roman olduğu söyleniyor(Hatta bazıları "okunamaz" bir roman olduğunu bile söylüyor). Bunun sebebi aslında Tristram Shandy'nin hayatını anlatacak olan romanın, sürekli konunun dağılması yüzünden daha Tristram bebekken bitmesi imiş. Tabii böyle bir romanı filme çekmek zor olsa gerek. Ama yönetmen Michael Winterbottom, filmde, romanı filme çekmeye çalışan bir ekibi anlatınca işi biraz kolaylaşmış. "Parole Officer - Şartlı Tahliye Memuru" adlı filmde oldukça komik bulduğum Steve Coogan filmde başrolde. Hem Tristram'ı, hem babasını hem de kendisini oynuyor. Kimin rolünün daha büyük olduğu konusunda amcasını oynayan Rob Brydon ile tartışıyor, tam asistanı Jennie ile flört ederken çıkagelen kız arkadaşı ve bebeği yüzünden kafası karışıyor ve bu arada filmin ekibi çok acemice çekilen savaş sahnesini nasıl yeniden çekebileceklerini tartışıyor.
Filmin başlarında romanın film uyarlamasını izliyoruz. Sonra aniden film içindeki filmden çıkıp filmi izlemeye başlıyoruz. Aktörlerin çoğu kitabı okumamış. Sadece Steve Coogan'ın kız arkadaşı, filmi kurtarmak için gelen Gillian Anderson ve büyük bir hararetle sanat filmlerinden bahseden asistan Jennie kitaptan haberdar. Bu arada kitapta bir sürü dağınık konu olduğu için nereleri filme koyacaklarına karar veremiyorlar. Gillian Anderson'ın 5 dakika içerisinde ikna olup ertesi günkü ilk uçakla gelecek olmasına çok sevinen Coogan, Anderson'ın aşk hikayesinin Tristram ile değil, amcası ile olduğunu duyunca Rob Brydon'ın kendisinden daha çok sahnesi olması yüzünden saçını başını yoluyor.
Anlattıklarımdan da anlaşılacağı gibi roman kadar filmi de karışık ama çok eğlenceli. Oyuncular da çok iyi. Shirley Henderson Tristram'ın annesinin hizmetçisini oynuyor. Jenny'yi oynayan Kelly Macdonald'ı "Intermission" ve "Trainspotting"'den hatırlıyorum. Asistan Jennie'yi oynayan Naomie Harris'i "28 Gün Sonra" da görmüştüm.
Filmi izlerken çok güldük. Eminim bazı esprileri de anlamamışızdır ama şunu söyleyebilirim: 2046 hayal kırıklığı ile başlayan festival her filmle daha iyiye gitti.
Breakfast on Pluto - Plüton'da Kahvaltı
Festivalde Mehmet'le beraber gittiğimiz ikinci film, Cillian Murphy'nin bir travestiyi oynadığı "Breakfast on Pluto" idi. Yalnız burada travesti kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Bizde transseksüel yerine kullanılan travesti İngilizce'de (sanırım Fransızca'dan gelerek) karşı cinsin kıyafetlerini giyen kişi demek. Bir başka ifadesi de "cross-dresser". Yani travestiler aslında ameliyatla kadın olan kişiler değil. Filmde Cillian Murphy'nin oynadığı karakter de kadın olmamış ama fırsatını bulsa kesin olur.
Patrick "Kitten" Brady, annesi tarafından kilisenin merdivenlerine bırakılınca kilisenin rahibi onu bir "pub" sahibesine veriyor. Küçük yaştan kadın kıyafetleri giyen Patrick, okuldaki serbest kompozisyon dersinde, kilisenin rahibinin annesini nasıl baştan çıkarıp hamile bıraktığını anlatan son derece "renkli" bir yazı yazıp üvey annesinin sabrını taşırınca evi terk etme kararı alıyor. Bundan sonra, Patrick'in "Phantom Lady" adını verdiğini annesi bulmak üzere Londra'ya gidişini ve yolda ve Londra'da yaşadıklarını anlatan bir hikaye başlıyor. 35 bölüm halinde anlatılan hikayede Patrick önce Mohawk'lar adlı bir grupla karşılaşıyor. Ardından Londra'da bir çocuk eğlence parkında kostüm giyip dans ediyor, sonra bir sihirbaza asistanlık yapıyor ve bir psikopatın elinden son anda kurtuluyor. 60'lı ve 70'li yılların İrlanda ve İngiltere'si söz konusu olunca ve hikaye İrlanda sınırında başlayınca IRA militanları ve terörist saldırılar eksik olmuyor tabii. Bir diskoda dans ederken meydana gelen bir patlamanın sorumlusu olarak 7 gün sorgulanan Patrick'in ne kadar saf olduğunu gören polisler onu serbest bırakıyor. Sorgu sırasında Patrick'in siyah lateks bir kıyafetle bir terörist hücresini basıp Chanel No. 5 parfümü ile hepsini tek tek öldürdüğünü anlattığı itirafı gerçekten çok komikti. Arkasından fahişelik yapmaya başlayan Patrick'i polislerden biri bulup bir Peep Show grubuna girmesini sağlayınca Patrick müşteri olarak kendisini ziyaret eden babasından annesinin yerini öğreniyor. Patrick'in hayatı bu noktadan sonra değişiyor.
Patrick'in bir odise gibi anlatılan hikayesinde, aslında kahraman kadın gibi giyinen bir erkek olmasaydı olmaz mıydı acaba? Belki de olmazdı. Patrick'in kedi gibi sırnaşık halleri ve her daim iyimserliği, o kadar trajedinin arasında filme bir hafiflik (kötü anlamda değil) katıyor.
Yönetmen Neil Jordan'ın görüntüleri çok güzel. Çoğunu ilk defa duyduğum müzikler de çok hoşuma gitti. Çok akılda kalan bir film olmamış ama izlediğimiz sürece bizi hiç sıkmadı. Bu arada Cillian Murphy'nin sanırım tüm filmlerini TV ya da sinemada izledim.
Uzak
Ne zaman kötü Türk filmi izlesem, zamanında sinemada izlemediğim için hayıflandığımı söylediğim "Uzak"'ı nihayet izledim. İstanbul Film Festivali çerçevesinde Fransız Kültür Merkezi'inde gösterilen filmi izlerken sesin boğukluğu yüzünden genelde İngilizce altyazıları takip etmek(!) zorunda kaldım. Bu arada FKM'de biletler 2.5 milyon idi ama Biletix bilet başıma 1 milyon komisyon aldığı gibi çıkışta da 3 milyon alınca bilet otomatikman 6.5 milyona geliyor. Ayıptır.
Neyse... Uzak filminin insana yabancılık hissi veren bir film olduğunu biliyordum ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Daha ilk sahneden filmin nasıl devam edeceği anlaşılıyordu. Kriz yüzünden köyündeki fabrika kapanan Yusuf'un İstanbul'a, akrabası Mahmut'un yanına gitmek üzere yola çıkmak için karlar arasından kameraya doğru neredeyse 1 dakika boyunca yürümesini gördükten sonra, kameranın sola dönmesiyle uzaktan gelen bir aracın bize doğru yaklaşmasını yaklaşık 30 saniye izleyince tamam sonrasını tahmin etmek zor değil.
İlk önce şunu söylemek lazım. Film herkese göre değil. Hatta benim de çok seveceğim türde bir film değil. Fazla cilasız bir film. İstanbul'da yalnız yaşayan fotoğrafçı Mahmut'un evi ambiant ışıkla aydınlatılıp antika mobilyalarla döşenmiş değil. Ayrıca ne Mahmut ne de Yusuf yolda görünce dönüp bakacağınız türde yakışıklı adamlar. Filmin amacı zaten olayları ya da mekanları süsleyip püslemek değil; büyük şehrin yalnızlığını ve bir geleceği olmayan insanların umutsuzluğunu anlatmak.
Hiçbir becerisi olmayan Yusuf gemilerde iş bulmak için İstanbul'a gelmiş. Acentaları dolaşıyor, gemici kahvelerinde oturuyor ama kendisine ümit veren yok. Sıfırdan başlayıp konforlu bir hayata kavuşan akrabası Mahmut'un ise köyünden tanıdığı bu gençle paylaşacağı birşey yok. Aslında Mahmut da hayatta hayalkırıklığına uğramış. Tarkovsky gibi filmler çekmek isterken şu anda fayans resmi çekiyor. Tarkovsky'nin filmlerini ise Yusuf sıkılsın odasına çekilsin de kendisi porno film izleyebilsin diye videoda oynatıyor.
Sinemadan çıktığımızda arkadaki bir kız concon şivesiyle "Yaaaa, bu Türk yönetmenlerin çekimleri nasıl desem, çok kıro. Belli oluyor" diyordu ama bence tam tersine filmin görüntüleri çok güzeldi. Sadece daha önce de dediğim gibi cilalanmamış. Mahmut Smart marka arabasıyla Anadolu'da fotoğraf çekmeye gittiğinde çok güzel manzaralar görüyoruz. Yusuf'un ince pantolonu ve su alan ayakkabılarıyla karlı İstanbul sokaklarında yapayalnız dolaşması da çok hazindi.
Uzak benim için biraz fazla karamsar ama aslında hayatın da öyle olduğunu unutmamak lazım. Herkesin sabırla izleyebileceği bir film değil. Çok az diyalog var. Ama oyuncular gerçekten çok iyi ve şaşırtıcı şekilde, diyaloglar diğer "entellektüel" geçinen Türk filmlerinin tersine çok doğal. Sadece Mahmut'un eski karısıyla olan konuşmaları biraz -ama sadece biraz- yapaylık kokuyordu ama o kadar olur.
Bence Nuri Bilge Ceylan anlatmak istediğini çok güzel anlatan, çok ekonomik bir film yapmış.
2046
Yıllardır İstanbul Film Festivali'ne gitmek isterdim. İlk kez bu sene nasip oldu. Biletler satışa çıkar çıkmaz izlemek istediğim 3 filme bilet aldım. Bunlardan ilki 5 yıl kadar önce Ankara'da "Aşk Zamanı - In the Mood for Love" filmini izlediğimiz Kar Wai Wong'nin "2046" adlı filmiydi. In the Mood for Love'da aynı binada yaşayan ve her ikisi de evli olan bir kadın ve erkeğin arkadaşlıkları anlatılıyordu. Eşleri sürekli dışarıda olduğu için yakınlaşan bu ikili, daha sonra eşlerinin birbirleriyle ilişki yaşadığını öğreniyordu ama birbirlerine aşık olmalarına rağmen "onlar gibi" olmamak için ilişkileri platonik olmanın ötesine geçmiyor ve sonunda ayrılıyorlardı.
2046'ya da benzer bir hikaye izlemek için gitmiştik ama büyük bir hayal kırıklığına uğradık. 2046 da "In the Mood For Love" gibi altmışlarda geçiyor ve görüntüleri de onun kadar güzel ama hikaye ve karakterler o kadar itici ki. Pek hatırlayamadım ama 2046, ITMFL'daki bir otel odasının numarasıymış. 2046 aynı zamanda bir yerin adı. İnsanlar buraya gittiklerinde geri dönmüyorlar. Açıkçası burası benim biraz kafamı karıştırdı ama o kadar önemli değil. Kahramanımız olan Chow 2047 no'lu odada kalan ve para için süprüntü erotik hikayeler yazan bir adam. Aynı zamanda da her çiçekten bal alan, kadınları bozuk para gibi harcayan biri. Bir gün 2046 no'lu odaya pahalı bir fahişe olan Bai(Ziyi Zhang) taşınıyor ve aralarında bir ilişki başlıyor. Adam kıza bağlanmış falan değil ama kız ona aşık oluyor ama sonra adamdan karşılık bulmayınca ilişki bitiyor. Chow birçok ilişki arasında, otelin sahibinin aslında bir Japon gence aşık olan kızına aşık oluyor ve 2046 adlı bir hikaye yazmaya başlıyor. Burada kendisini 2046'da, bir android olan hostese aşık olan biri olarak canlandırıyor. Ama android kendisini sevmiyor çünkü zaten başkasına aşık. Bence buradaki sembolizm fazla kafa karıştırıcı. Hikaye geri dönüşlerle dolu. Görüntüler ve müzik çok güzel ama hele Chow'un Bai ile olan aşk sahneleri bir ara bizi baydırdı. "Yeter artık" dedik bir an. Adam kızı gerçekten sevse belki bizi o kadar sıkmazdı ama adama bir sempati duymak mümkün değil. Hatta karşılıksız aşk yaşarken de ona acımıyorsunuz. Sonuçta ettiğini buluyor. ITMFL nerede 2046 nerede. Bir ara herhalde dedim adam bu fütüristik sahneleri çekerken kafası iyiymiş.
Oyuncuların performansı çok iyi. Gerek erkek oyuncu, gerek Ziyi Zhang ve gerekse kısa bir zaman görünen Siyah Örümcek çok etkileyici ama oynadıkları karakterleri umursamadık ki hiç. Hikaye de karmakarışık. Anlattığı aşk desen aşk değil. Sanki aklına bazı sahneler esmiş, hepsini bir araya getirip film çekmiş.
Umarım bundan sonra gideceğimiz filmlerde hayal kırıklığına uğramayız.