Wednesday, January 30, 2008

Breaking the Waves

Lars von Trier'in daha once izledigim uc filminden ikisini (Bes Engel ve Europa) begenmis, ucuncusu (Dancer in the Dark) hakkinda karar verememistim. Filmden nefret mi ettim yoksa cok mu begendim hala bilmiyorum. Belki bir kez daha izlersem bir sonuca varabilirim. Bu filmlerle bir karsilastirma yapmam gerekirse Breaking the Waves'in bende uygulandirdigi duygulari Dancer in the Dark'la karsilastirabilirim. Gerci Dancer in the Dark'in asiri melodramatik ogeleri Breaking the Waves'in anlattiklarinin yaninda cok daha tahammul edilebilir kaliyor.

Film, 1970'lerde Iskocya'nin cok soguk bir bolgesinde geciyor. Kahramanimiz Bess, bir cocugun safligina ve -maalesef- zeka seviyesine sahip. Kuzey Denizi'nde bir petrol platformunda calisan Jan ile evlenmek istediginde, bulundugu kasabanin kilise ileri gelenleri onu 'yabancilarla' evlenme konusunda uyariyor. Bess'in bagli oldugu kilisenin uyeleri, kadinlari kilise toplantilarinda konusturmayacak, gunahkarlari gomerken 'Cehenneme gideceksin' diyecek ve kiliselerinde can bulundurmayacak kadar kati insanlar. Bess, Jan'la evlendiginde daha dugun bitmeden dugun salonunun ust katindaki bir tuvalette kocasindan kendisine sahip olmasini istiyor. Zaten filmin tuhafliklari daha burada basliyor. Bess'in evliliginde de cinsellikten baska bir seye sahit olmuyoruz. Bess, kocasi calismak icin platforma dondugunde histeri krizleri gecirecek kadar dengesiz bir kisilik. Zaten birkac sene once erkek kardesi oldugunde bir buhran yasadigini da kardesinin dul esinden ogreniyoruz.

Bess aptal derecesinde saf (bazilari cok iyi diyebilir ama bence kadin 'bon') bir kadin. Ayrica cok da dindar. Hatta kiliseye gittiginde Tanri ile konusuyor. Cocuk sesiyle Tanri'ya sordugu sorulara sert bir sesle kendisi cevap vererek Tanri ile iletisim kuruyor. Jan'in geri gelmesi icin Tanri ile anlasma yaptiginda Jan'in belden asagisi felc olmus sekilde geri donmesi, Bess'in kendisini suclamasini kacinilmaz kiliyor.

Bu ana kadar iyi kotu idare eden film, Jan'in yataga mahkum kalmasindan sonra tuhaf bir hal aliyor. Jan, Bess'ten baska erkeklerle birlikte olmasini ve detaylari kendisine anlatmasini istiyor. Boylece guya Bess'le kendisi birlikte olmus gibi hissedecektir. Aslinda Bess'ten bunu ilk istediginde Jan'in artik Bess'e verecek bir seyi olmadigini dusundugu icin, onun baska bir sevgili bulmasini istedigini dusunuyoruz. Ama Bess onune cikan ilk kisiyle yatmaya kalkinca anliyoruz ki ya Jan meramini anlatamadi ya da Bess anlamadi. Daha sonra Bess otobuste karsilastigi adamlari ellemeye, hatta fahise gibi giyinip barlardan adam toplamaya kadar gidiyor. Bess'in cinsel olarak kendisini bu kadar asagilamasindan Jan'in ne kazandigini anlamak zor. Bu arada Bess'in icinde bulundugu kati toplumun onu dislamasi da kacinilmaz. Butun bunlar olurken Bess'e tek destek olanlar, olen kardesinin hemsire esi ve Bess'in kendisine sevgili olarak sectigi ilk kisi olan doktor. Bu arada Bess kiliseye gidip dua etmekten vaz gecmiyor.

Lars von Trier'in karakterlerinden boyle seyler yapmalarini niye istedigini anlamis degilim. Bess'in kocasi istedigi icin katlandigi asagilanmalarin sebebi olarak Bess'in melek kadar 'iyi' biri olmasini gostermesi hic inandirici degil. Bess o kadar aptal ki zerre kadar muhakeme kabiliyeti yok. Muhaeame kabiliyeti olmayan birinin kendisinden isteneni yapmasinin neresi takdire sayan anlamis degilim. Ayrica Jan ondan niye boyle birsey istiyor. Bess'ten kendisine bir sevgili bulmasini istemesi belki anlasilabilir ama boyle, bir fahise gibi davranmasinin ne Bess'e ne Jan'a faydasi var. Hele filmin sonunda Bess'in yaptigi fedakarligin Tanri tarafindan odullendirilmesi insani cileden cikartiyor. Hele ki Bess'in odullendirildiginin semadan gelen can sesleri ile gosterilmesi!!!!

Filmde Hristiyanliktaki fedakarlik kavramlarina atifta bulunuldugu kacinilmaz. Bess'in fahise kiyafetiyle giderken cocuklar tarafindan taslanmasi, yasadigi toplumdan dislanmasi birer alegori. Lars von Trier bir yandan da kiliseyi elestiriyor ama bunlari anlatmak icin buldugu yol son derece carpik. Cogu elestirmenin bu filmi cok guzel bir ask ve fedakarlik hikayesi olarak algilamasini sasirtici buldum. Bana film ucuz melodramlarin sanat sinemasi versiyonu gibi geldi. Zaten sonunda Tanri'dan gelen isaret de cok ucuz bir numara.

Filmin goruntuleri cok guzel. Adeta bir amator video gibi cekilmis. Yonetmen kasabanin kasvetli ve soguk ortamini son derece iyi hissettiriyor. Dancer in the Dark'ta Bjork'un neredeyse kor olan karakterinin metal presinde calismasini gosterdigi anlar nasil cok gerginse Jan'in platformda cekilen goruntuleri ve sonraki hastane sahneleri deson derece carpici. Bess rolundeki Emily Watson'in performansi da cok iyi. Ama karakter o kadar tahammul edilmez biri ki bu performans bile yeterli gelmiyor.

Friday, January 18, 2008

Marathon Man - Maraton Adam

Dişçi sahnesi ile meşhur "Maraton Adam" filmini şimdiye kadar TV'de izlemek nasip olmamıştı. Bir DVD sitesine üye olunca listeme bu filmi de ekledim ve sonunda izleme şansına sahip oldum.

"Maraton Adam", Dustin Hoffman'ın oynadığı doktora öğrencisi Babe Levy'nin, abisi Doc'un kanlar içinde dairesine gelmesi ile birlikte kendisini bir gizli servis ve Nazi şebekesi hesaplaşmasının içinde bulmasını anlatıyor. Filmin son derece enteresan açılış sahnesi, New York caddelerinde arabalarıyla giden birbirleriyle inatlaşan biri Yahudi, diğeri Nazi iki ihtiyarın yol kapacağım derken bir petrol tankerine çarparak ölmesini anlatıyor. İhtiyarlardan Nazi olanı ünlü Auschwitz işkencecisi 'Beyaz Melek' Szell'in kardeşidir ve New York'ta bir bankanın kasasında bulunan elmaslara ulaşmak için gerekli anahtarlar bu iki kardeşin elindedir. Bir yandan doktorasını yaparken bir yandan maratona hazırlanan Babe, birdenbire kendisini bir entrikanın içinde bulur. İşin kötüsü Szell'in neyin peşinde olduğunu bilmemektedir. Bu yüzden eskiden dişçi olan Szell, kendisini koltuğa oturtup elinde kerpetenle 'Is it Safe?' diye sorduğunda zavallı akademisyen neyin güvenli olup olmadığının sorulduğunu bile anlayamayacaktır.

Açıkçası filmin başlangıcı sonradan gördüğümüz hikayeden çok daha fazlasını vadediyordu. Açılış sahnesi, Babe'in kütüphanede Elsa adında İsviçreli bir kızla tanışması, bütün bunlar olurken Doc'un Avrupa'da yaşadığı gizemli maceraların oluşturduğu heyecanlı zeminin üzerine çok fazla bir hikaye inşa edilemiyor. Bir kere Elsa'nın neden hikayeye dahil olduğu belli olmuyor. Sonra Szell'in, elinde kasanın anahtarı varken hiçbir şeyden haberi olmadığı belli olan Babe'e sırf kasadan elmasları almanın güvenli olup olmadığını sormak için işkence etmesi ve peşine adam takması pek mantıklı gelmiyor. Filmin başlarından sonraki en ilginç sahnesi Szell elmas fiyatlarını öğrenmek için dolaşırken kendisini tanıyan bir Yahudi kadının 'Beyaz Melek!!! Durdurun!!!' diye bağırması.

Film bence en çok atmosfer açısından başarılı. Baştaki gizemi daha iyi bir hikaye ile açıklasa idi çok iyi bir film olabilirdi.

Sunday, January 13, 2008

No Country For Old Men

Joel ve Ethan Coen kardeslerin sinemada izledigim tek filmi Billie Bob Thornton ve Scarlett Johansson'lu 'The Man Who Wasn't There - Orada Olmayan Adam' idi. Ikilinin son filmi 'No Country For Old Men' Dublin sinemalarinda gosterime girince hemen izledim.

Texas'in vahsi dogasinda avlanan Llewelyn Moss, bir uyusturucu el degistirme operasyonunun ardinda biraktigi cesetlere rastliyor. Sonradan kaynakciliktan emekli bir Vietnam gazisi oldugunu ogrendigimiz Llewelyn, etrafi cesetlerle dolu kamyonetlerden birinin bagajindaki uyusturucu paketlerini gorunce, uyusturucunun parasinin da cok uzaklarda olmadigini tahmin ediyor ve parayi az ileride can cekisen bir Meksikalinin yanindaki cantada bulmasi uzun surmuyor. Genc karisi Carla Jean ile dokuntu bir karavanda yasayan Llewelyn para dolu cantayi alirken, belki de pesine dusecek adamlarin ne turden olacaklarini tahmin ediyor ama pesine takilan Anton Chigurh insanin ancak kitaplarda okuyacagi ve filmlerde izleyecegi turden bir psikopat olarak karsimiza cikiyor. Elinde -sonradan ogrendigime gore - basincli hava ile sigir oldurmeye yarayan bir aletle dolasan Anton'un bir avantaji da para dolu cantada bir izleme aletinin bulunmasi. Yine de karisini annesinin yanina gonderen Llewelyn, elinde canta ile geceyi motellerde gecirerek yavas yavas Meksika'ya kacma konusunda cok da basarisiz olmuyor. Bu arada Anton gayet sakin hareketlerle onu takip ederken, buluttan nem kaptigi icin onune geleni olduruyor ya da yazi tura atarak kurban adaylarina bir sans veriyor. Kopruden gecerken korkuluklara tunemis kuslara ates edecek kadar acimasiz bir adam olan Anton, kendisi gibi problemli tiplerden beklenebilecegi uzere son derecede titiz. Gerceklestirdigi katliamlardan sonra kanli coraplarini hemen degistiriyor.

Bu arada Anton'un arkasinda biraktigi cesetlerden elde ettigi ipuclari ile ikilinin pesine takilan Serif Ed de Llewelyn'e Anton'dan once ulasmaya calisiyor.

Coen'lerin filminin bastaki ucte ikilik kismi klasik bir siddet, kara mizah ve takip filmi olarak gayet tutarli. Bu ucte ikilik bolumde aslinda cok da kotu bir adam olmayan Lleweyn'in hakki olmayan ama calinmis da sayilamayacak parayi pesindekilere yakalanmadan kacirmasini istemekten kendimi alamadim. Llewelyn kacma isini de uzun sure gayet guzel beceriyor. Birilerinin parmaklari kesilmedigi ya da burun ve kulaklarindaki halkalar cekilerek cikartilmadigi surece filmlerdeki siddet beni cok etkilemedigi icin, acikcasi film bu sekilde devam edip bitseydi benim icin cok da sorun olmazdi. Ama bir noktadan sonra film, kissadan hisse iceren bir film olmaya calisiyor ve genelde Llewelyn'n bakis acisinda izledigimiz hikaye birden bire Serif Ed'in ahlaki bakisini gosteren bir oykuye donusuyor. Filmin iki bolumu maalesef guzel bir sekilde birbirine baglanamamis. Ayrica o kadar siddet sahnesini insanlara mizahi bir sekilde aktardiktan sonra siddet konusunda dersler vermeye calismak bana cok dogru gelmedi. Sonradan ogrendigime gore filmin konusu Cormac MacCarhty'nin ayni adli romanindan alinmis ve film kitaba olaylarin sirasina varana kadar sadik kalinarak cekilmis. Belki de romanda okunurken gayet iyi anlasilan bazi noktalari filmde anlatmak zor oldugundan olsa gerek, filmin sonu bende baslangici ile uyumsuzmus izlenimi yaratti. Film ne Kill Bill gibi siddeti kara mizahla birlestiriyor ne de toplumsal elestiriyi iyi bir sekilde aktarabiliyor. Konusu cok benzemese de anlattigi cografya ve yol hikayesi olmasi acisindan bana bu filmle karsilastirilabilir gelen 'The Three Burials of Melquiades Estrada', sInIr bolgelerinde yasayan insanlarin hayatlarinin tekduzeliginden nasil biktiklarini, gocmenlerin yasadiklarini gayet guzel anlatiyor ve olaylari bir arkadaslik ve kadirsinaslik hikayesi omurgasi etrafinda anlatiyordu. Bu filmde, kirik dokuk karavanlarda yasayan 'loser'lar ile temiz ve tertipli evlerinde durust hayatlar suren insanlarin yasamlari gorsel olarak gayet iyi yansitilmis ama son kismi maalesef yama gibi durmus.

Filmde oyunculuklar acisinsan en cok Llewelyn'i oynayan Josh Brolin ve Serif'i canlandiran Tommy Lee Jones'u begendim. Javier Bardem psikopat Anton'u gayet iyi oynuyor ama oylesine karikaturize bir karakteri oynamak cok da zor olmasa gerek. Brolin kusurlarina ragmen Llewelyn'i sevdiriyor ve insana baska bir ortamda bu adamin aslinda su an oldugu duruma dusmeyecek kadar onurlu ve insani yonu kuvvetli biri oldugunu hissettiriyor. Bu arada filmde kisa bir rolu olan Woody Harrelson'i da ihmal etmeyeyim. Her ne kadar rolu bir 'cameo' gorunusunde olsa da ilginc oldugunu itiraf etmeliyim ama hikayeye ne gibi bir etkisi oldugunu anlamak acikcasi zor.

Filmin goruntuleri de o kadar guzel ki insanin Texas'a gidip o vahsi dogayi goresi, o ucuz motellerde kalasi geliyor.

Dikkat etmeden gecemedigim baska bir nokta ise Dublin'de filmi izledigim sinemanin neredeyse tiklim tiklim dolu olmasi idi. Turkiye'de bu tur filmler genelde kucuk salonlarda oynar. Burada salon buyuk olmasina ragmen doluydu ve sadece 1-2 kisi film bitmeden cikti. O da tahminimce siddet ve kan sahnelerinin coklugundan olmustur.

Friday, January 04, 2008

Midnight Express - Geceyarisi Ekspresi

Yillar boyunca tum dunyada Turkiye deyince insanlarin kaninin donmasina yol acan filmi dun gece nihayet TV'de izledim. Oliver Stone'un Billie Hayes'in ayni adli kitabindan uyarladigi filmi, Alan Parker yonetmis. Herhalde konusunu bilmeyen yoktur ama ben yine de hatirlatayim. Amerikali genc Billie Hayes, kiz arkadasi ile geldigi Turkiye'den ulkesine donerken 2 kilo esrari beline baglar. Ucaga girerken yapilan aramada, aslinda bomba taramasi yapan Turk polisleri tesadufen Hayes'in beline sarili esrarlari bulunca kahramanimizin cilesi baslamis olur. Bulundurma sucundan 4 yil 2 ay ceza yiyen Hayes'in cezasinin bitimine 53 gun kala, cezanin bulundurmadan kacakcilik sucuna cevrildigi ve hapis suresinin omur boyu hapse uzatildigi ogrenilir. Bu zamana kadar iyi kotu idare eden Hayes bundan sonra kacma planlari yapmaya baslayacaktir.

Yukarida anlatilan hikaye klasik bir "yurtdisinda yakalanan zavalli bohem Amerikali gencin cileleri" hikayesi. Zaten sonradan buna benzer cesitli filmler yapildi. Tayland'da gecen daha yeni bir filmde Claire Danes oymamisti mesela. 1970'lerin basinda Turkiye'deki cezaevi kosullarinin pek de iyi olmadigi da tahmin edebilecegimiz bir gercek. Yalniz bu film adeta Turk milletini canavarlar gibi gostermek uzere yapilmis. Zaten Hayes daha sonraki roportajlarinda bunu dile getirmis. Oliver Stone'un yazdigi senaryo Hayes'in hikayesini asiri derecede abartarak anlatmis. Dusunun; hapishanedeki tum gardiyanlar sadist ve bazilari tecavuzcu. Hatta hapisteki Turk mahkumlar bile gammazci ve sadist. Para karsiligi Hayes ve arkadaslarina esrar saglayan Rifki, guzelim bir kediyi sadece Hayes'in arkadaslari cok seviyor diye oldurup ipe asiyor. Benim bildigim bir Turk kediyi oldurecekse oldurur ve kenara atar. Oyle ipe asma falan psikopat Amerikalilarin yapacagi birsey. Hatta bana "Olduren Cazibe"'deki tavsan yahnisi sahnesini hatirlatti. Gardiyanlar da onlerine geleni falakaya yatirip eziyet ediyorlar.

Filmin ilk bolumu Turkiye ile ilgili savunma hislerimiz bir yana gayet guzel. Hayes'in yakalanisi, hapishane atmosferi gayet guzel resmedilmis. Ama ozellikle cezasinin uzatilmasindan sonraki kisimlar giderek gulunc ve cekilmez bir hal aliyor. Zavalli Rifki kazdiklari tuneli gammazladi diye adama iyice dis biliyorlar ve sonunda Billie Rifki'nin dilini isirip kopariyor(iyyyyy!). Film boyunca Rifki'nin sucu da adamlari kaziklamak ve gammazlamak. Rifki'nin cok sevdigi paralarini caldiklarinda tum gardiyanlarin heryeri didik didik arama sahnesi cok komik. Kim bu Rifki? Baba mi ki herkes emrine amade olsun. Hele bu olaydan sonra Hayes'in gonderildigi akli dengesi bozuklar kogusu alem. Millet zombi gibi dolasiyor. Herhalde plastik posetten sirayla dagitilan yesil ve kirmizi haplardan olsa gerek. Bir de herkes saga dogru zombi gibi donerken Hayes ters yonde donunce, hastalardan birinin "Aman burada hersey sagdan yapilir, sana kizarlar" demesi var ki!!! Oliver Stone fantazi yapmis. Stone'un fantazileri bununla da kalmiyor. Hapishane zaten bir alem. Avluda gures yapan tipler var. Daha da tuhafi avluda tavuskuslari var. Eskiden saraylarda hirsiza karsi kullanilan bu kuslar simdi de Turk hapishanelerinde kullaniliyormus(!). Hayes'in hapiste karsilastigi yegane iyi insanlar olan sevgili Batili arkadaslarindan biri de orada niye yatiyormus? Camiden samdan calmis. Yok artik! Camide samdan ne arar ya? Kilise mi burasi. Ayrica samdan calan adami hele ki gavursa saliverirler gider.

Filmin bahsedilmeden gecilemeyecek bir baska ozelligi de Turkleri oynayan Ermeni, Maltali ve benzeri 70 milletten oyuncunun son derece kotu Turkce konusmasi. Her halinden Ermeni oldugu anlasilan savci ve Yesil adli kokusmus Turk avukat karakteri haricindekilerin konusmasini anlamak icin altyaziya ihtiyac vardi. Bu arada bu avukat ve yargiclar da filmde tasvir edilen 'Igrenc Turk' karakterinden paylarini aliyor. Mesela yargic mahkeme sirasinda gazeteci kadinin bacaklarina kacamak bakislar atiyor. Bu arada Hayes'in cezasinin omur boyu hapse cevrildigi durusmada yaptigi konusma da yenilir yutulur degil. Turk milletine 'Domuz yemiyorsunuz cunku hepiniz birer domuzsunuz' diyor. Bizim mahkeme heyeti de kuzu kuzu dinliyor. Ben yargicin yerinde olsam 'Mahkemeye hakaretten' cezasina ekleme yapardim. Bir de Hayes suc ve ceza kavramlari hakkindaki derin fikirlerinden bahsediyor. Sen milletin memleketinde suc isle ondan sonra sanki sucsuz yere hapse girmis gibi ahkam kes. Amerikalilar - malum - tabiyetlerinin kendilerini dunyanin her yerinde her turlu cezadan muaf kilacagini sanirlar.

Hasili velkelam Turk'lere olan bakisi bir yana ben bu filmi hic begenmedim. Sonlara dogru sirf bitirmis olmak icin seyrettim acikcasi. Son derece abartili ve tek taraftan bakan bir film. Oliver Stone'un diger calismalarina bakinca aslinda buna sasmamak lazim.

Monday, November 19, 2007

Eastern Promises - Sark Vaatleri

David Cronenberg'in son filmi Londra'da bir berber dukkaninda aciliyor. Azim adli Turk berber, Rus musterisini tiras ederken oglu Ekrem'den yardim istiyor. Film Cronenberg filmi olunca Ekrem'in yapacagi yardimin musterinin ensesindeki killari pudrali fircayla temizlemek olmayacagini tahmin etmek zor olmuyor ama ben yine de sahnenin sonunu anlatmayayim.

Ikinci sahnede ise sonradan 14 yasinda oldugunu ogrendigimiz hamile Rus kizi bir eczacida kanlar icinde yere yigiliyor. Kiz kaldirildigi hastanede dogum sirasinda olunce, doguma katilan ebe Anna(Naomi Watts) kizin esyalari arasinda buldugu gunlukten, dogan bebegi teslim edebilecegi akrabalarini bulmaya calisiyor. Anna'nin bebege bu kadar ilgi duymasinin ardinda kisa sure once bebegini kaybetmesi ve belki de kendisinin de Rus asilli olmasi yatiyor olabilir. Rusca yazili bu gunlugu okuyamayan Anna, dayisindan (amca mi dayi mi anlamak zor ama bana annesinin kardesi gibi geldi) yardim istiyor. Biraz catlak bir adam olan dayisi Stepan daha ilk cumleleri okuyunca Anna'ya bu gunlukten uzak durmasini soyluyor. Ama Anna isin aslini ogrenmeye kararli olunca defterin arasinda buldugu bir kartvizit kahramanimizi Londra' da bir Rus lokantasi isleten Semyon'a goturuyor. Sefkatli bir dede gorunumundeki Semyon'un ise yaramaz oglu Kirill ile soforu ve ayni zamanda kirli camasirlarinin temizleyicisi Nikolai (Viggo Mortensen) burada devreye giriyorlar.

Semyon 14 yasindaki bir Rus kizinin gunluguyle supheli sayilabilecek kadar cok ilgileniyor. Ama Semyon(Armin Muller-Stahl)'un Rus musterilerine hazirladigi dogum gunu pastalari ve gul yapraklari ile susledigi yemeklerinin, yeralti dunyasinda dondurdugu islerin onunde bir paravan oldugunu anlamak icin Muller-Stahl'in Jessica Lange'in Nazi babasini oynadigi Muzik Kutusu'nu izlemis olmaya gerek yok. Semyon'in kirli islerini halletmekte son derece usta olmasina ragmen yine de kotu bir adama benzemeyen Nikolai Anna'yi basta tedirgin etse de sonradan guvenini kazanmaya basliyor. Bu arada berber Azim'in de Rus mafyasinin pis islerini yuruttugunu ogreniyoruz. Semyon ve Kirill klasik bir mafya babasi-oglu portresi ciziyorlar. Baba ne kadar guclu ise oglu o kadar sumsuk ve ise yaramazdir. Sibirya'da hapis yatmis ve Rus sinif sisteminin en alt sirasinda yer alan Nikolai, 'soylu' Kirill'den daha mert, cesur ve tabii daha yakisiklidir.

Henuz Turkiye'de genis kapsamli gosterime girmeyen bu filmle ilgili cok fazla ipucu vermek istemiyorum. O yuzden konuyla ilgili daha fazla detaya girmeyecegim. Yalniz filmde bir Turk hamami sahnesi var ki hem soke edici hem de -Cronenberg bilerek mi yapmis bilmiyorum- tuhaf bir sekilde komik. Cunku bu sahnede Viggo Mortensen tamamen ciplak. Cirilciplak bir adamin iki tane mafya usagiyla hamamda dovusmesi gercekten cok ilginc. Cronenberg tabii filme degisik yerlerde imzasini atmayi unutmamis. O yuzden birkac tane asiri siddet sahnesi var.

Filmin goruntulerini cok begendim. Anna'nin annesi ile yasadigi ev, Semyon'un lokantasi gercekten cok guzel goruntulenmis. Viggo Mortensen'in performansi da gercekten cok iyi. Ama acikcasi bu hikayede orijinal olan fazla birsey bulamadim. Film izledigimiz sure icerisinde insani sariyor ama sonrasinda uzerinde dusunulecek birsey birakmiyor. Bildigimiz hikayenin yeniden anlatimi gibi. Sonradan ogrendigime gore Sark Vaatleri'nin senaryo yazari Dirty Pretty Things'in de senaryo yazari olan Steven Knight imis. Bu adamin Turklerle bir ilgisi oldugu kesin. Cunku her iki filmde de Turk karakterler var.

Genel olarak iyi bir film Sark Vaatleri. Birkac gun once DVD'den izledigim Crash ile karsilastirildiginda, icerdigi siddet ve ciplakliga ragmen cok daha 'mainstream' kaciyor.

Monday, April 30, 2007

Pan's Labyrinth - Pan'ın Labirenti

Bu yıl İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Pan'ın Labirenti'ni birkaç hafta önce izledim. Anladığım kadarıyla filmin yönetmeni Guillermo del Toro İkinci Dünya Savaşı'na atıfta bulunan filmler çekmeyi seviyor. Yönetmenin yakınlarda izlediğim diğer filmi Hellboy da Nazilerle ilgili göndermelerle doluydu.

Pan'ın Labirenti, iki hikayeyi bir arada anlatıyor. Ya da belki hikayelerden biri diğerinin bir çocuğun düş dünyasındaki yansıması olarak düşünülebilir. Hikayelerden birincisi Franco'nun faşist baskısı altında yaşayan insanların dramı. İkincisi ise terzi olan babasının ölümünden sonra annesiyle birlikte, annesinin yeni kocası yüzbaşı Vidal ile yaşamak üzere taşraya gelen Ofelia'nın kafasının içerisinde fantaziler. Hamileliğinin son aylarında olan annesiyle köye ayak bastıkları andan itibaren Vidal'in ne karısını ne de üvey kızını umursadığını, tek düşüncesinin erkek olacağından emin olduğu doğacak çocuğu olduğunu anlamak zor değil. Vidal gerillalarla mücadele etmekte, bu arada emrindeki hizmetkarlar ve özellikle kahyası Mercedes'in sayesinde son derece konforlu bir hayat yaşamaktadır. O derece merhametten yoksundur ki, askerlerin ormanda yakalayıp yaka paça getirdiği baba oğulu gözünü kırpmadan öldürmekte tereddüt etmediği gibi, çantalarından gerçekten de iddia ettikleri gibi avladıkları tavşan çıktığında zerre pişmanlık duymamaktadır.

Etrafında bunlar olup biterken Ofelia, yakındaki bir labirentte Pan ile karşılaşır ve Pan'dan yıllar önce kaybolan bir prenses olduğunu öğrenir. Ancak bunu ispatlaması ve ölümsüzlüğe erişmesi için üç görevi yerine getirmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi ormanda bir ağacın içinde yaşayan ve ağacı çürütmeye çalışan dev kurbağayı öldürerek midesinden bir anahtar almak, ikincisi de gözleri avuç içlerinde olan ve çocukları yiyen insan benzeri yaratığı uyandırmadan, anahtarla açacağı sandıktan bir hançeri almaktır. Eğer bunları yaparsa sıra son göreve gelecektir.

Bu arada gerillalarla olan mücadele kızışmakta, erkek kardeşi gerillalar arasında olan Mercedes onlara yardım etmek için kendi canını tehlikeye atarken, Ofelia'nın annesi de ölüm riski altında çocuğunu dünyaya getirmeye çalışmaktadır.

Ofelia'nın Alice Harikalar Ülkesinde'yi hatırlatan maceraları değil 12 yaşında bir kız çocuğunu, yetişkin insanları bile korkudan dehşete düşürecek nitelikte maceralar. Bunları herhalde etrafındaki şiddetten etkilenen bir çocuğun hayal gücünün mahsülleri olarak algılamak lazım. Ama işin açıkçası film hakkında neler hissettiğimi kendim de pek anlayamadım. Filmi başyapıt olarak nitelendirmem mümkün değil. Çünkü iki hikayede de problemler var. Bir çocuğun fantazileri doğrusu bir yetişkin için çok da ilgi çekici değil. Gerçek hayatta geçen hikaye ise çok fazla tek boyutlu: Vidal tüm kötülüklerin timsali gibi. Bana Dickens'ın Antikacı Dükkanı romanındaki Quilp'i hatırlattı. Babasının ölümü ve kendisine bıraktığı miras ile ilgili duyguları onu biraz insan yapıyor ama onun gibi bir karakteri işleyebilmek için Charles Dickens gibi bir usta olmak lazım.

Film görsel açıdan son derece başarılı. Benim çok sevdiğim yemek hazırlama sahnelerinden bol bol var. Oyunculardan özellikle Mercedes'i oynayan aktristi (Maribel Verdu) beğendim. Filmin dili İspanyolca olduğu için altyazıları takip etmek zorunda kaldım. Belki orijinalinden izlesem daha çok beğenirdim.

Yine de haksızlık etmemem lazım. Pan'ın Labirenti'ni erişmeye çalıştığı başyapıtlarla karşılaştırmak yerine harcıalem filmlerle karşılatırsaydım sonuç daha farklı olurdu.

Tuesday, April 24, 2007

El Camino de los ingleses - Yaz Yağmuru

Hakkında fikir sahibi olmadan gittiğim Yaz Yağmuru, bir daha etraflıca araştırmadan film izlememek konusundaki kararımı iyice pekiştirdi. Başka bir filme gitmişken Mehmet'in merakı sonucu gittiğimiz bu film, anladığım kadarıyla İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş. Bu saçmalıkları kim seçip de festival programına koyuyor anlamadım.

Film, 1970'lerde, İspanya'nın ahlakı en düşük insanları arasında yer aldıklarını düşündüğüm beş gencin hayatından bir kesit anlatıyor. Bir böbreği ameliyatla alınmış olan Miguel, bir nalbur dükkanında çalışıyor. Ameliyat için hastanede yatarken yan yatakta yatan ve sonradan ölen yaşlı adamın verdiği İlahi Komedya sayesinde şairliğe özeniyor. Bu arada bir havuz başında eğlenirken, dans okuluna gitmek isteyen ama maddi durumu buna elvermeyen Luli ile tanışıyor. Diğer üç gençten ikisi olan "Bayan Vücut" lakaplı kızla erkek arkadaşı, ortalık yerde sevişip duruyor. Beşinci genç ise mahallenin yosması olduğunu düşündüğüm şişman kızla yine başkalarının şahitliği altında birlikte oluyor. Bu beşinci çocuk bu kızı seviyor mu pek anlamadım, çünkü kızı başkası ile yakalayınca kızıyor. Ama oğlum yani kız seninle bu işi bu kadar aleni yaparsa herkesle yapar tabii.

Neyse...Hikayede kim olduklarını ve ne işe yaradıklarını anlamadığım birkaç kişi daha var. Bunlardan biri olan kadın bir ara intihara teşebbüs ediyor ama ölmüyor. Bu arada Luli kadın iç çamaşırı satan bir adamla tanışıyor ve dans okulunun ücretini ödemesi karşılığında adamla birlikte oluyor. Bunu fark eden Miguel de daktilo öğretmeni olan orta yaşlı bir kadınla ilişkiye giriyor. Film böyle kimin eli kimin cebinde belli olmaz şekilde ilerlerken şairane laflar eden bir ses bize yol gösteriyor. Bu şiirselliği de pek anlayamadım ama hakkını yemeyeyim belki çeviri sırasında anlam kaybı oluyordur. Dil İspanyolca olduğu için orijinalini takip etme şansım olmadı.

Yönetmen Antonio Banderas'ın amacı sanırım gençlik sancılarını şiirsel bir dille anlatmak ama açıkçası ben ortada anlatmaya değer birşey bulamadım. Aslında filmin başında Miguel'in ameliyatına ait görüntüleri kırmızı tütü giymiş bir balerinin ameliyathanede dansı ile birleştirmesinden bizi neyin beklediğini biraz tahmin etmiştim. Zaten film ilk yarının sonlarına kadar değişik çiftleşme kombinasyonları şeklinde devam ediyor. İkinci yarıda biraz birşeyler oluyor ama ne oluyor, niye oluyor pek anlaşılmıyor. Görüntüler, renkler fena değil ama böyle çorba şeklinde bir hikayeyi (ya da hikayenin olmaması diyelim) görüntüler de kurtaramıyor.

İşin acı tarafı aktörlerden bazıları gayet iyi performans gösteriyor. Daktilo hocası ve şişman kızla birlikte olan çocuk gayet iyiydi. Acıdım doğrusu oyunculara.

12.5 milyonu ve bir buçuk saat zamanı çöpe atmak istemiyorsanız uzak durun derim.

Loves me...Loves me not - Seviyor Sevmiyor

Geçenlerde televizyonda izlediğim bu film Audrey Tautou'nun filmleri arasında en çok beğendiklerimden biri oldu. Başlarda filmin karışık ve bölük pörçük olduğunu düşünmüştüm ama filmin ikinci yarısını izleyince taşlar birer birer yerine oturdu.

Kahramanımız Angelique, evli bir doktor olan Loic'e aşıktır. Kendisinden hoşlanan David'e ve ev arkadaşına sürekli Loic'in eşinden ayrılacağını, doğum gününde bululaşacaklarını ya da beraber tatile gideceklerini söylemekte ama bir türlü doktorla birarada görünmemektedir. Bu arada Loic hamile olan eşiyle hakikaten tartışır, eşi motosiklet kazası sonucu bebeğini kaybeder, tesadüf eseri Angelique aynı gün mopedi ile kaza yapar, Loic hastalarından birine muayenehanesinde saldırır, kendisine dava açılınca hastası evinde bir kavga sonucu kalpten ölmüş olarak bulunur. Tabii bu ilginç gelişmeler Angelique'in olaylardaki rolü konusunda aklımızda şüpheler uyandırır.

Filmin ikinci yarısını izlediğimizde olayları Loic'in gözünden görürüz. Loic'in karısını ne kadar çok sevdiğini, bebekleri olacağını öğrenince ne kadar sevindiğini, isimsiz bir hayranından aşk mesajları almasının karısıyla arasını nasıl açtığını, sürekli muayeneye gelen hastalık hastası orta yaşlı kadından hatta erkek masöründen nasıl da şüphelendiğini görürüz.

Filmin ikinci yarısı birinci yarıda Angelique'in açısından gördüğümüz olayların gerçekte nasıl cereyan ettiğini gayet güzel anlatıyor. Angelique'in saplantısının tıptaki adı "Erotomania" imiş. Yani birinin kendisine aşık olduğunu zannetme hastalığı. Hatta "Taksi Şoförü"nü izledikten sonra Jodie Foster'a alık olup Ronald Reagan'a suikast teşebbüsünden bulunan manyak da bu hastalıktan muzdaripmiş. Filmin ilginç olan tarafı, Angelique'in saplantısı nedeniyle yaptığı şeyleri gayet neşeli bir şekilde anlatması. Film hiçbir zaman "Öldüren Cazibe"ye dönüşmüyor. Renkler gayet canlı ve sıcak. Ortalık ışıl ışıl. Angelique de giriştiği kıyımı gayet güleryüzlü ve kaygısız bir şekilde sürdürüyor.

Film kara mizah türünün iyi örneklerinden. Audrey Tautou da Angelique'i ayet güzel oynamış. Ağzının o çocuksu çarpıklığı role çok yakışmış.